Aklın Uyanışı

Doğadaki işleyişi, ilke ve kuralları anlama bağlamında ele alındığında, insan aklı doğduğu an aktif olmaz. Beyin çalışır, refleks üretir, öğrenme başlar. Ama akıl başka bir şeydir.

Akıl; fark etme, ayırt etme, ilişki kurma, neden–sonuç bağlama ve anlam üretme kapasitesidir. Varlığı ve varoluşu kendisiyle bağdaştırma gücüdür. Yani kimyasal, biyolojik ve fiziki altyapıyı bilinçle birleştiren; bilinçsel bir eşikte ortaya çıkan bir idrak biçimidir.

İnsan önce yaşar. Sonra öğrenir. En son düşünmeye başlar. Bu sıralama çoğu zaman ters sanılır ama gerçek budur. Hayat önce bedeni çalıştırır, sonra zihni doldurur; varlık önce beden olur, en son aklı uyandırır.

İlk evrede onu çalıştıracak altyapıya ihtiyaç vardır: açlık, korku, korunma, barınma. Bu evrede zeka vardır ama akıl yoktur. Hayatta kalmanın çözüm yolları işler. Tepki vardır, fakat olayların içinden çıkacak muhakeme yoktur.

İkinci evrede dil devreye girer. İnsan kendini sembollerle ifade etmeye, soyutlamaya başladığında düşünce başlar. Çünkü dil, düşüncenin taşıyıcısıdır. Kelime yoksa kavram yoktur. Kavram yoksa muhakeme yoktur. Bu yüzden akıl biyolojik altyapıda değil, kültürel düzlemde doğar. Eskiler buna akl-ı meâş demiştir.

Ama asıl kırılma üçüncü evrede olur: sorgu.

İnsan “Bu niye böyle?” dediği anda akıl aktif hale gelir. İşte eşik burasıdır. Sadece öğrenmek değil, sorgulamak. Sadece almak değil, çözmek. Sadece inanmak değil, anlamak. Buna, sebep–sonuç ilişkisinde hüküm ortaya koyan akıl olarak akl-ı meâd denir.

İslam felsefesi ve tasavvuf geleneğinde ise “akl-ı kudsî” denilen bir akıl katmanından söz edilir. Bu, aklın ötesi bir idrak / olma hâlidir. Analizden çok sezgiyle, hesaptan çok hakikatle çalışan bir bilinç düzeyi. Egosal bireyin çözülüp varoluşun idrakle bedenleştiği, bilincin eyleme dönüştüğü evre olarak tanımlanabilir.

Netice itibarıyla akıl, insanın varoluşa bağlanma aracıdır. Zaten kelime kökü itibarıyla da “akıl-bağ-yular” anlamı taşır. Mahiyeti idraktır. İnsan, idrak ettiği kadar vardır. Mesele, aklı ayak bağı olmaktan çıkarıp idraki uyandırabilmededir.

Bu yüzden akıl yaşla ölçülmez. Bazıları yedi yaşında aklını çalıştırır, bazıları yetmiş yaşında hâlâ refleksle yaşar.

Çünkü akıl, beyinle değil cesaretle aktive olur. Sorgu risklidir. Konforu bozar. Aidiyeti sarsar. Alışkanlığı parçalar. İnsan bu yüzden çoğu zaman aklı değil, güvenliği seçer.

Toplumların büyük kısmı zeki insanlardan oluşur ama akıllı bireylerden değil. Zeka uyum sağlar. Akıl dönüştürür. Zeka hayatta kalır. Akıl anlam üretir.

Ve net cümle şudur:

İnsan aklı, güvenlikten vazgeçip hakikati tercih ettiği anda aktif olur.

O an insan, sadece yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; düşünen, sorumluluk alan, anlam üreten bir varlığa dönüşür.

Zaten “insanoğlu söylemiyle, eylemiyle, halleriyle anlamı kuran, üreten, tüketen ve yaşayan varlık değil mi” denilecektir. Herkesin bağı kendi boynunda, bulunduğu yerde. “Aklı pazara çıkarmışlar herkes kendi aklını seçip almış” derler.