İdrak sahibi insan bunu görmeye başlar. Kendisine baktığında yalnızca "kendisine emanet edilen “ben" dediği kişiyi değil, kendisinden taşan daha büyük bir varlığı da fark eder. Bedenin altında bedenlerin bütünü, ferdin altında varoluşun kamusu vardır. Bunu adlandırmak ve kıymetlendirip değerlendirmek bireye düşer.
Yaşam bu kamunun bedenler arasında dolaşmasıyla sürer. Bir bedende açığa çıkan / donan şey, başka bir bedende yoluna devam eder. Özellikle karşılaşma ve birleşme anlarında bireysel sınırlar incelir. Çünkü varlık, kendi sürekliliğini fertler üzerinden fark eder ve kurar. Burada belirleyici olan beden değil, bilinçtir.
Taşınan et ve kemik değildir; idraktir, birikimdir, kazançtır. Zilzal Suresinde: Kim zerre miktarı bir hayır (iyilik) yaparsa onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı bir şer (kötülük) yaparsa onun karşılığını görür." buyurulmuştur.
Yol kapalıysa kapalılık devam eder. Yol açıksa açıklık devam eder. Körlük de aktarılır, görüş de. İsra Suresinde:"Her kim bu dünyada (manen) kör ise ahirette de kördür; yol bulma bakımından da daha şaşkındır." buyurulmuştur.
Âmâ olan yalnızca görmeyen değildir; kendi kaynağını bilmeyendir. Göz ise yalnızca bakan organ değil, varoluşun kendisini kendisinde fark etmesidir. Aşık Veysel’in durumu ve deyişleri buna en güzel kanıttır.
Bu nedenle her doğum bir başlangıç olduğu kadar bir devamdır. Her ölüm bir son olduğu kadar bir aktarımdır. Varlık, kendi bilgisini bedenlerden bedenlere taşırken aynı zamanda bilinci de sınar.
Giden şey ne ise gelen de odur.
Kör giden körlüğünü, gözlü giden görüşünü taşır.
Yasa böyledir:
Tek gelinir, tek gidilir.
Her beden kendi vaktiyle ortaya çıkar ve kendi vaktiyle çekilir. Hiçbir isim kalmaz, hiçbir suret sürmez. Görünen âlemde hüküm budur. Bireyin sınavı, devraldığı bu birikimi tanımak, onun yükünü taşımak, bedelini ödemek ve onu bilinçten geçirmek suretiyle özgürleşmektir.
İnsan bu geliş ve gidişin ardındaki sürekliliği tanımaya başladığında başka bir kapı açılır.
O zaman tek gelip tek gitmez; tek gelip hep gider.
Çünkü artık kendisini yalnızca beden olarak değil, bedenlerin altındaki kam - kamu (ümmet) olarak görmeye başlar. Bu bağlamda insan bağ kuran-bağcı-bağ/hçevan adını alır. Kendisini yalnızca fert olarak değil, fertlerde - bedenlerde dolaşan varlık olarak tanır.
Beka da burada ortaya çıkar.
Beka, bedenin devamı değildir. İsmin ölümsüzlüğü de değildir. Değişen suretlerin altında değişmeden duran şeyi fark etmektir.
Bu perdede kendini bilmek denilen şey budur.
İnsan adını bildiğinde değil, adından önce geleni tanıdığında kendini bilmeye başlar. Bedenini bildiğinde değil, bedenler arasında dolaşan hakikati gördüğünde kendini tanımaya başlar.
O zaman birey ile kamu arasındaki ayrım incelir.
Parça ile bütün arasındaki sınır silikleşir.
Gören ile görülen birbirine yaklaşır.
Ve insan anlar ki yol bedenler arasında değil, bilinçtedir.
Tek gelip tek gitmek yasanın hükmüdür.
Tek gelip hep gitmek ise o yasayı tanıyanın idrakidir.
Böylece varlık kendi bekasını, gelip giden suretlerin içinden seyretmeye devam eder. İnsanın avantajı ölümlü olduğunu bilmekle birlikte ölümsüzce yaşamasıdır.