Modern medeniyetin büyük anlatıları çökerken, geriye iki kelime kalıyor: bilinç ve yaşam. Bunları yeni kutsallar gibi değil, düşüncenin son dayanakları olarak ele almak zorundayız.
Gordon Childe, medeniyeti romantize etmeyen nadir düşünürlerdendir. Ona göre toplumlar çizgisel biçimde ilerlemez; belirli tarihsel anlarda sıçrar. Neolitik Devrim ve Kentsel Devrim, insanlığın “ilerlediği” değil, yaşamı örgütleme biçimini kökten değiştirdiği anlardır. Artı ürünle sınıflar, mülkiyet ve iktidar ortaya çıkar. Medeniyet burada bir başarı olduğu kadar, tahakkümün kalıcılaşmasıdır.
Bu noktada ilerleme masalı dağılır. Daha çok teknik, daha çok bilgi, daha çok veri; daha çok bilinç anlamına gelmez. Tarih, bunu defalarca gösterdi. Hatta çoğu zaman tam tersi olur: bilinç, ilerleme anlarında bastırılır.
Spinoza’nın katkısı başka bir yerden gelir. O, Tanrı’yı gökteki bir irade olmaktan çıkarıp doğanın kendisiyle özdeşleştirir. İnsan bu düzenin merkezinde değildir; onun bir parçasıdır. Bilinç ayrıcalıklı bir töz değil, yaşamın düşünme biçimidir.
Özgürlük ise keyfiyet değil, zorunluluğun farkına varmaktır.
Ancak bugün bu iki hattı da aşan bir eşiğe gelmiş durumdayız. Tanrı artık açıklayıcı değil. Varlık, değişmez bir öz olarak ikna edici değil. İnsan ise merkeze yerleştirildiği her yerde yeni tahakkümler üretiyor.
Bu yüzden radikal ama kaçınılmaz bir hamleyle bu üç kavramı kurucu konumlarından çekmek gerekiyor. Yerlerine yeni putlar koymak için değil; düşünceyi serbest bırakmak için.
Bilinç burada bir özne değildir. Temsil eden bir “ben” hiç değildir. Bilinç, yaşamın kendi içindeki fark üretme kapasitesidir. Yaşam da kutsal bir ilke değil; risk alan, deneyen ve bazen başarısız olan bir süreçtir.
Bu bakış açısıyla etik de değişir. Artık soru şudur: Bu kurum, bu fikir, bu teknoloji yaşamı çoğaltıyor mu, yoksa onu kilitliyor mu? Medeniyet bu sorudan muaf değildir. Devlet, piyasa, hatta bilim bile.
Gordon Childe’ın medeniyet eleştirisiyle Spinoza’nın içkinlik fikri burada beklenmedik bir biçimde birleşir: Tarih zorunludur ama kapalı değildir. Yaşam maddidir ama indirgenemez. Bilinç ne her şeyin efendisidir ne de basit bir yansımadır.
Belki de artık “ne vardır?” diye sormayı bırakıp “ne oluyor?” diye sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü çağımızın krizi varlık krizi değil; bilinç krizidir. Ve bu kriz, yeni tanrılarla değil, düşünsel cesaretle aşılabilir.