Bilincin Oluşumu ve Varoluş Yolculuğu

İnsan, varoluşa hazır bir bilinçle düşmez. Bilinç sonradan verilen bir aksesuar da değildir. Bilinç, yolun kendisinde oluşur. Vahiy dediğimiz şey bu yolculuğun dıştan anlatımı değil, insan bilincinin tarih boyunca kendiyle hesaplaşma dilidir.

İlk aşamada insan, gücü kendinde toplayan figürle karşılaşır: Firavun. Firavun bir kişi değil, bilincin henüz ayrışmamış hâlidir. Hüküm tek merkezde toplanır. Benlik mutlaklaşır. İnsanın içindeki bu merkezileşme eğilimi, düzen üretir ama özgürlük üretmez. Bu aşamada insan, insan değildir; işlevdir.

Bu yüzden Musa sahneye çıkar. Musa, bilincin ilk büyük kırılmasıdır. Hükmü kişiden çekip ilkeye bağlar. On öğretinin anlamı budur. Musa insanı özgürleştirmez; insanı sınırlayarak dağılmaktan kurtarır. Şeriat burada nihai hakikat değil, geçici bir dış iskelettir. İnsan ayakta durmayı öğrenene kadar ona tutunur.

Ne var ki ilke zamanla kuruma dönüşür. Kural kutsallaşır. Yasa canlılığı öldürür. İşte burada şeytan ve firavun yeniden ortaya çıkar: biri aklın kurnazlığıyla, diğeri iktidarın sertliğiyle. Musa öğretisi yanlış olduğu için değil, donduğu için krize girer.

Bu donma, Yaşua’nın doğmasına neden olur. İsa, yeni bir yasa koymaz. Yasayı içeriden deler. Söylediği şey basittir ama sarsıcıdır: Yasa doğru olabilir ama seni iyi yapmaz. İyilik, iç dönüşüm olmadan ortaya çıkmaz. İsa bilinci içeri çağırır.

Roma egemenliği bu çağrının toplumsallaşmasını engeller. Bu yüzden İsa bilinci, soyut ve bireysel yaşanır. Vicdan vardır ama düzen yoktur. Merhamet vardır ama yapı yoktur. Bilinç içe çekilir, ama dünyayı taşıyamaz.

Varoluş yolculuğunun bir sonraki eşiğinde Muhammed ortaya çıkar. Hz. Muhammed yeni bir bilinç icat etmez. Dağılmış olanı dengeler. Musa’nın sınırını alır, İsa’nın merhametini alır ve ikisini aynı bedende yaşanabilir hâle getirir. Bu yüzden onun öğretisi ne salt yasa ne de salt mistisizmdir. Orta yoldur.

Burada bilinç kemale ermez; taşınabilir hâle gelir. Güzel ahlak, soyut bir erdem değil, günlük hayatın içinde işleyen bir denge olur. Hüküm vardır ama merhametle sınırlıdır. Özgürlük vardır ama sorumlulukla dengelenmiştir.

Bu çizgi bir kimlik meselesi değildir. Bir tarihsel üstünlük iddiası hiç değildir. Bu bir temsil sorumluluğudur. Muhammed ümmeti denilen şey, bu dengeyi okuyabilen ve yaşayabilen bilinçtir.

İnsan bu yolculukta şeytan olmadan aklını tanıyamaz, firavun olmadan gücüyle yüzleşemez. Musa gibi kaçmadan, kızıl denizi-yani kendi bedenini ve korkularını-aşmadan doğamaz. Altın buzağıyı yapmadan put eğilimini fark edemez. Levhaları kırmadan yasayı putlaştırdığını anlayamaz.

Bilincin oluşumu, düşe kalka ilerleyen bir arınma sürecidir. Varoluş, insanla anlam kazanır; insan da bu yolculukla kamil insan olur.