Bir Geleneğin Unutulan Hikmeti

Çocukluğumuzda sabah evden çıkarken, akşam eve dönerken büyüklerimiz aynı şeyi söylerdi: "Fâtiha'yı oku... Âyet'el-Kürsî'yi oku... İhlâs, Felak ve Nâs'ı oku."

Çoğumuz bunu bir gelenek olarak gördük. Kimi zaman nazardan korunmak için, kimi zaman görünmeyen tehlikelerden sakınmak için okunan dualar sandık. Oysa bugün geriye dönüp baktığımda bunun yalnızca bireysel bir ibadet olmadığını görüyorum. Bu, toplumun nesilden nesile aktardığı sessiz bir eğitim yöntemiydi.

Çocuk daha hayatın ne olduğunu bilmeden, her sabah bir bilinçle güne başlamayı öğreniyordu. Her akşam aynı bilinçle kendini yeniden hakikate döndürüyordu. Büyüklerimiz bunu belki bugünkü kavramlarla açıklayamıyordu ama yaşayarak biliyorlardı: İnsan her gün yeniden yola çıkar ve her gün yeniden yolunu kaybetme ihtimali taşır.

Bu yüzden önce Fâtiha okunurdu. Çünkü Fâtiha bir başlangıçtır. Bir kitabın başlangıcı olduğu kadar insanın hayata yönelişinin de başlangıcıdır. Her şeyden önce bir niyet beyanıdır.

İnsan boşlukta yaşamaz. Görünen ve görünmeyen bir düzenin, maddî ve manevî bir varoluşun içinde doğar. Fâtiha, insanın bu bütüne bilinçli olarak bağlanmasının ilanıdır.

"Bismillahirrahmanirrahim." Yola, yaratıcı adına rahmetle başlanır.

İnsan, varlığı sömürmeye değil; Rahmân'ın bütün varlığı kuşatan rahmetini, Rahîm'in ise o rahmetin kendi hayatında gerçekleşmesini yaşamaya ve yaşatmaya niyet eder. Ardından gelen hamd, insanın kendisini merkeze koymaktan vazgeçmesidir. Övgünün ve yüceliğin kendisine değil, bütün varlığı ayakta tutan hakikate ait olduğunu kabul eder.

"Mâliki yevmiddîn." İnsan, yaşadığı düzenin bir karşılık düzeni olduğunu kabul eder. Her sözün, her davranışın, her niyetin bir sonucu vardır. Hayat rastlantılarla değil, karşılıklarla işler.

Sonra insan söz verir: "İyyâke na'budu ve iyyâke neste'în." Yalnız Sana yönelir, yalnız Senden yardım isteriz. Bu, pasif bir teslimiyet değil; yürünecek yolun iradeyle seçilmesidir. Hayatın merkezine hakikati koyacağına dair verilen sözdür.

Ardından gelen dua ise bu sözün korunması içindir: "İhdinassırâtal müstakîm." Bizi dosdoğru yola ilet. Çünkü doğru yol, bir kez bulunup biten bir bilgi değil; her gün yeniden yaşanması gereken bir yürüyüştür.

Sonra bu yol tarif edilir: Kendilerine nimet verilenlerin yolu... Asıl nimet, hakikate uygun yaşayabilme nimetidir. Fakat Fâtiha bununla yetinmez. İnsan, nimeti elde ettikten sonra onu kendisine ait sanabilir; bilgiyi kibre, gücü tahakküme dönüştürebilir. Delalet, çoğu zaman yolu hiç bilmemek değil; yolu bildiği hâlde ana kaynaktan kopmaktır.

İşte bunun için Fâtiha, insanın her gün yeniden ettiği bir ahittir. Bu ahitten sonra Âyet'el-Kürsî okunurdu. Çünkü yönünü belirleyen insan, kendisini kuşatan hakikati de hatırlamalıdır. Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatan Allah'ın düzeni içinde yaşadığını idrak eder. Kendi gücüne değil, bütün varlığı ayakta tutan kudrete dayanmayı öğrenir.

Ardından İhlâs gelirdi. Yöneliş tekleşsin diye... Kalp parçalanmasın, insan farklı güç odaklarına kulluk etmeye başlamasın diye... Sonra Felak okunurdu. Dış dünyanın karanlığına, kötülüğüne, hasedine ve bozucu etkilerine karşı bilinçli olmak için. En sonunda Nâs... Çünkü en büyük tehlike bazen dışarıdan değil, insanın kendi içinden gelir. Vesvese, kibir, hırs, benlik ve insanı özünden uzaklaştıran sessiz fısıltılar...

Bugün anlıyorum ki büyüklerimizin tavsiye ettiği bu sûreler rastgele seçilmiş değildi. Fâtiha yön veriyordu. Âyet'el-Kürsî insanı varoluşun kuşatıcılığına yerleştiriyordu. İhlâs yönelişi arındırıyordu. Felak dış dünyanın kötülüğüne karşı uyanıklık kazandırıyordu. Nâs ise insanın kendi içindeki sapmaya karşı koruyordu.

Belki onlar buna "varoluş eğitimi" demiyorlardı. Ama aslında yaptıkları tam da buydu. Her sabah bizi yalnızca evden uğurlamıyorlardı; hakikatin içinde yaşamaya gönderiyorlardı. Her akşam da aynı hakikate dönerek günü tamamlamayı öğretiyorlardı. Bugün unutulan şey, sûreler değil; onları bir bütün hâlinde okuyan bilincin kendisidir.