Bireysel Akıl Neden Yetmez

Bireysel akıl, bireyin gündelik ve toplumsal ilişkilerinde geçerlidir; yön bulur, hesap yapar, risk ölçer. Ancak yaşamın yükünü tek başına taşıyamaz. Bu bir yetersizlik değil, aklın yapısal sınırıdır. Aklı lazım olan yerde konumlandırmanın bedeli ağırdır.

İnsan aklı ayıklar, karşılaştırır, neden–sonuç kurar. Fakat hayat yalnızca çözülebilen problemlerden oluşmaz. Ölüm vardır, kayıp vardır, haksızlık vardır; anlamı olmayan acı vardır.

Bunlar çözülecek şeyler değildir. Bunlarla yaşanır. Ve tam da bu temas, insanı olgunlaştırır. İnsanı çevresiyle ve kendi iç dünyasıyla daha dengeli bir ilişkiye zorlar.

İşte bireysel akıl tam burada zorlanır. Çünkü akıl, olgunlaştırmak için değil; yön bulmak ve bireysel menfaati korumak için çalışır. Bu ahlâkî bir suçlama değildir, işlev tanımıdır. Yük arttığında akıl iki şey yapar: ya yükü hafifletmeye çalışır ya da onu hissetmemek için kaçış üretir.

Alkol bu kaçış biçimlerinden biridir. Sarhoşluk derdin bitmesi değildir; derdin sesinin kısılmasıdır.

Ama aynı mekanizma sadece alkolde işlemez. İnsan dine de çoğu zaman aynı yerden yönelir:


“Bu yük bana fazla. Bunu tek başıma taşıyamıyorum.” Yaptıklarıma, yapacaklarıma bir yüklenici – dayanak arama çağrısıdır.

Bu hal bir zayıflık itirafı olduğu kadar bir had bilme uyarısıdır. Sorun bu noktada başlar: Eğer birey dine kısa yoldan rahatlamak, sorumluluktan kurtulmak, zahmetsiz bir artı değer elde etmek için yönelirse, sonuç hüsrandır. Çünkü o zaman din, alkolle aynı işleve indirgenir: kaçış.

Oysa din, ideal hâlinde bir ahlâk listesi değil; inançla işleyen bir taşıma düzeni olduğu kadar varoluşu sistemleştirerek bireyin onun içinde kendini bulmasını sağlayan bir eğitim ve eylem yuaşam yöntemidir. Yükü yukarıya, öteye, daha geniş bir anlam ağına bağlar. İnsan artık tek merkez değildir. Sorumluluk ortadan kalkmaz ama yalnızlık da kalmaz. Birey bir sistem içine konumlanarak taşıma paylaşılır. Eğer bireyin dine bağlılığı bireysel sorumluluğu derinleştiriyor ve bilinci daha geniş bir idrake bağlıyorsa; işte o zaman din bir sığınak olur.

Bir halk türküsünde “çekemem bu derdi, bölek seninle” denir. Bu cümle insanın en çıplak itirafıdır. Bu bir dua cümlesidir. İnsan bunu kimi zaman bir kişiye, kimi zaman bir şişeye, kimi zaman Tanrı’ya, kimi zaman ideolojiye ya da lidere söyler. Nesne değişir; iç ses değişmez. Yalnız kalan akıl dayanamaz.

Modern çağın krizi tam da buradadır. İnsan bireyselleşti, ama yükler bireysel kalmadı. Anlam parçalandı, merkez yalnız bırakıldı. Akıl her şeyin ölçüsü ilan edildi ama yük paylaşacak, yaşam üretilecek hiçbir zemin bırakılmadı. Sonuç uyuşma, bağımlılık, fanatizm, kör inanç ya da tam tersi mutlak inkâr.

Çözüm aklı yok etmek değildir.


Çözüm, aklı tek başına bırakmamaktır.
Aklı, onu aşan ama iptal etmeyen bir idrake aklı kül’e bağlamaktır.

Kur’an dünya için “oyun ve eğlencedir” derken onu değersizleştirmez; mutlaklaştırmamayı öğretir. Aynı Kur’an “Biz bunu oyun olsun diye yaratmadık” diyerek, varoluşun abes olmadığını vurgular. Dünya bir oyun sahasıdır ama sorumsuzluk alanı değildir. Oyun mecazdır; anlamsızlık değildir.

İnsan birey olmak zorundadır; fakat yaşamı tek başına taşımak zorunda değildir. İdeolojiler, inanç kalıpları içinde de yaşamak zorunda değildşr. Kendini tanıyıp kendi olup kendini deneyimleyip yaşamak amacıyla var olmuştur. Bu idrakteki akıl yaşamı zevk edinir.