Masumiyet, insanın zarar verme eşiğini belirleyen iç pusuladır. O pusula bozulduğunda, akıl çalışmaya devam eder ama yönünü kaybeder. İşte felaketler tam da burada başlar.
Masumiyet genetiğimizde saklıdır. Tür olarak hayatta kalabilmemizi sağlayan empati, bağlanma, koruma refleksi oradadır. Ama tek başına yetmez. Masumiyet aynı zamanda çocuklukta şekillenir. Doğayla temas ederek, duyguyla dengelenerek, sevgiyle ve paylaşmayla büyütülerek güçlenir. Bunlar yoksa masumiyet zayıflar. Toplumsal yasalar masumiyeti korumaz onun ihmal edildiğinde ortaya çıkan sonuçları gösterir. O yasaları yapan da kendi varlığını devam ettirmek üzere müdahale ediyorsa sonumuzun daha ne olması gerektiğine varıp siz karar verin. Halk ağzında kutsala ters davranırsan Allah seni çarpar derler. Çarpıklığın, canavara dönüşümün daha nasıl olacağını tahayyül ediyorsunuz?
Sevgiyle, empatiyle, paylaşımla, öz veriyle büyütülmeyen masumiyet, vicdan değil çıkar üretir. Paylaşmayı öğrenmeyen çocuk, büyüdüğünde “hak” kelimesini talan gerekçesi yapar. Doğadan koparılan insan, her şeyi metaya çevirir. Kendini de.
Bugün şaşkınlıkla izlenen sapkınlıklar, münferit “kötü insanlar” meselesi değildir. Epstein davası bunun çarpıcı bir yansımasıdır. Güç, para ve dokunulmazlık hissiyle birleşmiş bir çürümüş bilinç fotoğrafıdır. Orada mesele birkaç suçlu değil; masumiyetin sistematik olarak değersizleştirildiği bir düzenin görünür hâlidir. Çocuk bedeninin bile pazarlık konusu olabildiği bir dünya, masumiyetini çoktan rehin vermiştir.
Aynı mantık, kör kapitalizm ve neoliberal uygulamalarda da çalışır. Her şeyi ölçülebilir kâr kalemine indirgeyen akıl, insanı da indirger. Kamu yararı masraf, doğa engel, etik yavaşlatıcı olarak görülür. Böyle bir zihniyette sınır kalmaz. Sınır kalmayınca suç istisna olmaktan çıkar, yönteme dönüşür. İşte içinde bulunduğumuz durumun hali savaşlar bunun göstergesidir.
Kamunun hakkının ortada talan malzemesi yapılması tesadüf değildir. Çünkü masumiyetin kaybolduğu yerde “emanet” bilinci de kaybolur. Kamu malı sahipsiz sanılır. Doğa yağmalanır. Gelecek ipotek edilir. Sonra dönüp “neden bu hâle geldik” diye şaşırılır. Halbuki yağmalayan ve yağmalatan, bu doğrultuda yasalar çıkartanlar ve onları seçenler destekleyenler aynı zihniyetin parçalarıdır. Buna karşı mücadele etmeyip mani olmayanlar da suç ortakları olmasalar da yardım ve yataklık edenlerdir.
Burada net olmak gerekiyor: Sorun sadece yasaların yetersizliği değildir. Asıl sorun, yasa doğuran, yasaya sahip çıkan bilincin çökmesidir. Masumiyetini kaybeden toplum, kanunla ahlak üretemez. En fazla korku üretir. Korku ise düzen kurmaz, sadece sessizlik sağlar. İşte içinde bulunduğumuz çağ bunun göstergesi.
Masumiyetin bedeli ağırdır. Onu kaybeden, sadece çocukluğunu değil, geleceğini de kaybeder. Daha da kötüsü, bu bedeli sadece kaybedenler ödemez. Masumiyetini savunmayan, onu büyütmeyen, korumayan herkes bu faturaya ortak olur.
Bugün yapılması gereken şey “Eskiden daha iyiydik” demek hiçbir şeyi onarmaz. Gerekli olan, masumiyeti yeniden ilke hâline getirmektir. Doğayla bağ kuran, duyguyu bastırmayan, insanı esas alarak varlığı onun bedeni olarak görüp bilip birlikte yaşamayı ve paylaşmayı erdem sayan bir bilinç inşa edilmeden ne ekonomi düzelir ne siyaset ne de adalet.
Masumiyet bir lüks değildir. Bir toplumun sigortasıdır. O sigorta atıldığında, bedeli hep birlikte öderiz.