Bu havzanın oluşumu, günümüzden 50 milyon yıl önce Afrika’dan ayrılarak kuzeye yönelen Arap levhasının Avrasya levhası ile çarpışmasına dayanır. Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e kadar uzanan bu tektonik hareketlilik alanı, Güneydoğu Anadolu’nun kırıklı, geçişli ve çok katmanlı topoğrafyasını meydana getirmiştir. Bölgenin doğusunda Fırat nehri, batısında Amanoslar, kuzeyinde Toroslar doğal sınırları oluştururken; iç kesimlerde dağlık alanlar, plato düzlükleri ve verimli ovalar aynı sistem içerisinde birleşmiştir.
Bu coğrafya yalnızca arazi biçimlerini değil, insan yaşamını da belirlemiştir. Dağlık alanlar hayvancılığa ve hareketli üretime uygunken, ovalar tarım ve yerleşik yaşamı geliştirmiştir. Böylece bölgede tarih boyunca iki ekonomik model birlikte yaşamıştır: biri mera ve sürü hareketlerine dayanan göçer ya da yarı göçer üretim; diğeri tarım, bağcılık ve şehir ekonomisine dayanan yerleşik üretim modeli. Bu ikili yapı, Gaziantep havzasının kültürel karakterinin temelini oluşturmuştur. Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında avcı toplayıcılık dönemi olarak tanımlanan homo sapiens türü insanın yaşam izlerine Gaziantep coğrafyasının hemen her yerinde rastlanmıştır.
Erken Tunç Çağı’ndan itibaren bölge, Mezopotamya ile Anadolu arasında doğal bir geçiş alanı haline geldi. Bakır, kalay, obsidyen, taş, kereste, dokuma ürünleri, yağlar, reçineler ve baharatlar bu yollar üzerinden taşınırken yalnızca mallar değil; insanlar, inançlar, hayvan türleri, bitkiler ve teknik bilgiler de hareket etti. Bu nedenle ticaret yolları yalnızca ekonomik sistemler değil, aynı zamanda biyolojik ve kültürel dolaşım ağlarıydı. Ovalık kesimdeki höyük yerleşimleri bu ağların düğüm noktaları olarak varlığını devam ettirmektedir.
Bu ağlar üzerinden Mezopotamya’nın tahıl üretim bilgisi Anadolu’ya taşınırken; Anadolu’nun hayvancılık kültürü güneye yayıldı. Zeytin, üzüm, buğday, arpa ve çeşitli meyve türleri ticaret yollarıyla dolaşıma girerken; koyun, keçi, at ve deve gibi hayvanlar yalnızca ekonomik değil, kültürel dönüşümün de taşıyıcısı oldu. Kervan yolları aslında insanların, hayvanların, tohumların, yemek kültürlerinin ve yaşam biçimlerinin birlikte hareket ettiği canlı damarlar haline geldi.
Gaziantep havzası bu dolaşımın merkezinde yer aldı. Karkamış–Antakya hattı ile Samsat–Araban–İslahiye hattı, Kuzey Mezopotamya’nın Anadolu’ya açılan ana ticaret koridorlarını oluşturdu. Güneyde ise Ayn Dara–Palmiyra-Halep–Levant hattı, Güney Mezopotamya ile Akdeniz dünyasını birbirine bağladı. Böylece bölge yalnızca bir geçiş noktası değil; malların toplandığı, dağıtıldığı, işlendiği ve yeniden üretildiği bir merkez haline geldi.
Karkamış bu sistemin Fırat üzerindeki en önemli düğümlerinden biriydi. Nehir geçişlerini kontrol eden kent, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ekonomik dolaşımı yöneten stratejik bir merkez haline geldi. Daha sonraki dönemlerde Zeugma, Roma dünyasının doğu ticaretindeki en önemli merkezlerinden biri oldu. Fırat üzerindeki nehir taşımacılığı ile karasal kervan yolları burada birleşiyor; İpek Yolu’nun Akdeniz bağlantıları bu sistem üzerinden şekilleniyordu. Zeugma villalarındaki mozaikler yalnızca estetik eserler değil; doğu ticaretinin oluşturduğu zenginliğin kültürel izleridir.
Aynı biçimde Dülük Antik Kenti, dini ve ticari ağların birleştiği bir merkez olarak öne çıktı. Adad kültünden Jupiter Dolichenus inancına kadar uzanan süreç, bölgenin yalnızca ekonomik değil, düşünsel ve dinsel dolaşımın da merkezlerinden biri olduğunu gösterir. Çünkü ticaret yolları, mallardan önce fikirleri taşır.
İpek Yolu ise tek bir yol değil; birbirine bağlı ticaret damarlarının oluşturduğu büyük bir ağ sistemiydi. Çin’den gelen ipek, Orta Asya’dan gelen at kültürü, Hindistan’ın baharatları, Mezopotamya’nın tahılları ve Akdeniz’in zeytin kültürü aynı dolaşım içerisinde birleşiyordu. Gaziantep havzası bu ağın tam orta alanlarından biri haline geldi. Burada doğunun baharatı batının mutfağıyla, kuzeyin hayvancılığı güneyin tarımıyla birleşti.
Bu nedenle Gaziantep mutfağı yalnızca yerel bir yemek kültürü değildir. Kebap, baklava, içli köfte, lahmacun, yuvarlama, dolma ve tahıl temelli yemekler; binlerce yıllık ticaretin, hayvan dolaşımının, tahıl üretiminin ve göç yollarının tarihsel sonucudur. Kurutma, salamura, baharatlama ve saklama teknikleri, kervan ekonomisinin zorunlu ihtiyaçlarından doğmuştur. Çünkü uzun yollar dayanıklı yiyecekler gerektiriyordu.
Ortaçağ ile birlikte eski merkezlerin bazıları zayıflarken Halep ve Antep hattı bölgenin yeni ekonomik omurgasına dönüştü. Her iki şehrin çekirdeğini kale, han, çarşı ve üretim alanları oluşturdu. Halep daha çok büyük ticaretin ve uluslararası dolaşımın merkezi olurken, Antep üretim, işleme ve kuzeye açılan ticaret ağlarının kavşak noktası olarak gelişti. Bu nedenle tarafımızca dillendirilen “Halep kışlık, Antep yazlık başkent” sözü yalnızca mecazi değil; bölgesel iş bölümünü anlatan tarihsel bir tanımlamadır.
Bölgenin yaklaşık bin yıldır Türk siyasi hakimiyetinde kalması ise farklı kültürlerin aynı havza içerisinde birlikte yaşayabilmesini mümkün kılmıştır. Bozkır kültürünün hareketli ve görece özgürlükçü yönetim anlayışı; Arap, Kürt, Türk, Ermeni, Süryani ve farklı inanç topluluklarının aynı ticaret sistemi içerisinde varlığını sürdürmesine imkan sağlamıştır. Osmanlı döneminde hanlar, vakıflar, loncalar ve çarşı sistemi bu çok katmanlı yapının kurumsal omurgasını oluşturmuştur.
Bu tarihsel ve kültürel birikim yalnızca şehirleri ve ticaret ağlarını değil, bölge insanının karakterini de şekillendirmiştir. Çünkü coğrafya uzun zaman içerisinde insan psikolojisini ve toplumsal davranış biçimlerini üretir. Gaziantep insanının yüksek özgüvenli, baskın, girişimci ve rekabetçi yapısı tesadüfi değildir. Bunun arkasında binlerce yıllık ticaret hafızası, sınır coğrafyası psikolojisi ve üretim kültürü vardır.
Ticaret yollarının kavşağında yaşayan toplumlar; pazarlık yapmayı, risk almayı, hızlı karar vermeyi ve kendini savunmayı öğrenir. Sürekli hareket halindeki ekonomik ağların içinde bulunan Gaziantep insanı da tarih boyunca yalnızca tüketen değil; üreten, yöneten ve organize eden bir toplumsal karakter geliştirmiştir. Hanlar, çarşılar, loncalar ve aile işletmeleri içerisinde büyüyen şehir kültürü; bireysel başarı ile toplumsal dayanışmayı aynı anda üretmiştir.
Bu nedenle Anteplinin özgüveni yalnızca kişisel bir özellik değildir. Bu özgüven; Fırat geçişlerinden İpek Yolu’na, kervan ticaretinden sanayi kültürüne kadar uzanan uzun tarihsel sürekliliğin toplumsal sonucudur. Mutfaktan ticarete, zanaattan sanayiye kadar görülen “en iyisini yapma” arzusu da bu tarihsel rekabet kültürünün devamıdır. Çünkü Gaziantep havzası binlerce yıl boyunca yalnızca malların dolaştığı bir alan değil; insanların kendini ispat etmek zorunda kaldığı büyük bir medeniyet sahası olmuştur.
Sonuç olarak Gaziantep havzası yalnızca bir şehir ya da bölgesel ticaret alanı değildir. Burası; levhaların çarpışmasıyla oluşan coğrafyanın, Fırat’ın taşıdığı su yollarının, İpek Yolu’nun ticaret damarlarının, hayvan sürülerinin, tohumların, baharatların, inançların ve insan hareketlerinin binlerce yıl boyunca üst üste birikmesiyle oluşmuş büyük bir medeniyet platosudur. Daim olsun.