Çünkü insan, baktığı her şeyi olduğu gibi görmez. Gördüğünü düşüncesinden geçirir, duygusuyla hisseder, gönlünde tartar ve sonunda ona bir anlam yükler.
Aynı manzaraya bakan iki insanın birbirinden tamamen farklı şeyler görmesi bundandır. Birinin gördüğü yalnızca bir taş olabilir; bir başkasının gördüğü ise binlerce yıllık bir geçmişin sessiz tanığıdır. Biri yağmurda yalnızca ıslaklığı görür, diğeri toprağın bereketini. Dışarıdaki gerçeklik aynıdır; değişen, insanın ona bakışıdır. Çünkü düşünce, neyi gördüğümüzü ve gördüğümüzü nasıl anlamlandıracağımızı belirler.
Fakat mesele burada bitmez. Anlamlandırmak, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yalnızca bir tarafıdır. Bir şeyi bilmek, onun karşısında nasıl duracağımızı henüz belirlemez. İşte tam bu noktada gönül devreye girer. Gönül, düşüncenin ortaya koyduğu anlamı iç dünyamızda tartar; onu benimser, reddeder veya ona göre bir yöneliş oluşturur. Bu nedenle düşünce anlamı kurarken, gönül o anlamın yönünü belirler.
Duygu ise bu yolculuğun ilk temas noktasıdır. Gördüğümüz veya işittiğimiz bir şey önce içimizde bir karşılık bulur. Bazen bir görüntü bizi hüzünlendirir, bir söz öfkelendirir, bir davranış sevindirir. Duygu bizi harekete geçiren ilk etkidir. Düşünce ise bu etkiyi ele alır, sorgular ve anlamlandırır. Ancak insanın neye bağlanacağına, neyi değerli bulacağına ve hangi istikamete yöneleceğine yalnızca duygu ve düşünce karar vermez. Burada kalbin, gönlün ve vicdanın sesi belirleyici olur.
Belki de insanı insan yapan asıl mesele tam da budur: Gördüğümüz şeyden ne anladığımız kadar, anladığımız şey karşısında neye dönüştüğümüz önemlidir. Çünkü aynı bilgi, bir insanda merhamete, başka bir insanda kibire dönüşebilir. Aynı acı, birini katılaştırırken diğerini daha anlayışlı kılabilir. Demek ki dışarıdan içeriye gelen şey, insanın içinde aynı biçimde varlığını sürdürmez; duyguya, düşünceye ve gönle uğrayarak yeniden şekillenir.
Bu yüzden insanın dünyası yalnızca gözünün gördüklerinden oluşmaz. Gördükleriyle hissettikleri, düşündükleri ve gönlünde verdikleri anlamlarla oluşur. Duygu etkiler, düşünce anlamlandırır, gönül yön verir. Göz dünyayı bize gösterir; fakat o dünyanın bizim için neye dönüşeceğini içimizdeki bu üçlü belirler. Belki de asıl soru “Ne görüyoruz?” değil, “Gördüğümüz şey bizi nasıl bir insana dönüştürüyor?” sorusudur.