Aslında insanlığın bütün hikâyesi bu cümlenin içinde saklıdır. Çünkü insan, gördüğünü anladığını sanır; yaşadığını bildiğini düşünür, fakat her çağda yeniden hakikati aramaya devam eder.
Peki hakikat nedir?
Hakikat, tahakkuk eden, yani olan şeydir. Yorum değil. İnanç değil. Kanaat değil. Anlatı değil. Hikâye hiç değil. Hakikat, bizim hakkındaki düşüncemizden bağımsız olarak var olan ve sonuç üreten şeydir.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar: Madem hakikat olan şeydir, neden onu görmekte zorlanıyoruz?
Çünkü dünyayı olduğu gibi değil, zihnimizin penceresinden görürüz. Bu pencere ise şeffaf değildir. Kültürümüz, korkularımız, çıkarlarımız, kimliklerimiz, travmalarımız, arzularımız ve umutlarımız gördüklerimizi sürekli renklendirir. Bu yüzden insanlar çoğu zaman hakikati değil, hakikat hakkındaki yorumlarını yaşarlar. Her insan kendi algısının içinde bir dünya kurar. Sonra o dünyayı gerçek kabul eder. Yaşadığı sonuçlar da çoğu zaman bu kabullerin bir yansıması olur.
Kutsi hadiste geçen "Ben kulumun zannı üzereyim" ifadesi bu açıdan düşündürücüdür. İnsan nasıl bakıyorsa, hayatın içinde çoğu zaman onun karşılıklarını görmeye başlar. Bu nedenle aynı olay, farklı insanlarda farklı sonuçlar doğurabilir. Aynı hayatın içinde yaşayan iki insan farklı tahakkuklarla karşılaşabilir. Öyle anlaşılıyor ki hakikat tek olsa da algılar sonsuz çeşitlilik gösterir.
Varlık ise bütün yorumlarımızdan önce oradadır. Rüzgâr eser. Su akar. Tohum çatlar. İnsan düşünür. Korkar. Sever. Yanılır. Öğrenir. Bütün bunlar gerçekleşmektedir. Gerçekleşen her şey kendi düzleminde gerçektir. Fakat insan çoğu zaman gerçekle yorumunu birbirine karıştırır. Olanı değil, olmasını istediğini hakikat sanır. Oysa hakikat tarafsızdır. İşimize gelen şey değildir. Kimliğimizi yücelten şey değildir. Bizi rahatlatan şey hiç değildir. Hakikat, kabul etsek de etmesek de işlemeye devam eden şeydir. Yerçekimi gibi... İnanmayabiliriz ama pencereden atlarsak düşeriz. Hakikatin rahatsız edici yanı da budur. Bizden izin istemez. İkna etmeye çalışmaz. Kendisini savunmaz. Sadece sonuç üretir.
Bu nedenle insan çoğu zaman hakikate değil, kendi anlatılarına tutunur. Çünkü anlatılar güven verir, hakikat ise dönüştürür. Oysa hakkın terazisi yine hak ile tartılır. Hak etmeden elde edilen şey huzur vermez. Hak görmeden verilen hüküm adalet üretmez. Hak vermeden kurulan ilişki uzun ömürlü olmaz.Herkesin gerçeği farklı olabilir; fakat hak, farklı gerçekliklerin birlikte yaşayabilmesinin ölçüsüdür.
Hak vermek, karşımızdakinin varlık payını teslim etmektir. Hak görmek ise olanla kavga etmek yerine onu anlamaya çalışmaktır. Bu yüzden hakikat yalnızca dış dünyada aranacak bir şey değildir. İnsanın kendi içinde de bir hakikat vardır. İnsan kendine yalan söyleyebilir. Davranışlarını gerekçelerle süsleyebilir. Kendini haklı gösterebilir. Fakat beden kayıt tutar. Zihin kayıt tutar. Vicdan kayıt tutar. Davranışlar kayıt tutar. Bir ömür boyunca saklandığı sanılan birçok şey, sonunda insanın karakteri, ahlakı ve hayatı olarak ortaya çıkar.
Hakikat bazen dışarıda değil, insanın kendi içindeki sessiz odada beklemektedir. Bu nedenle hakikat bir bilgi değildir. Bir fikir değildir. Bir ideoloji değildir. Hakikat bir karşılaşmadır. İnsanın, olanla aracısız biçimde yüzleşmesidir. Ondan kaçmak mümkün değildir. Bastırıldığında başka bir kılıkla geri döner. İnkâr edildiğinde başka bir kapıdan hayatımıza girer.
İnsanın yapabileceği en doğru şey, olanı görmek, anlamak ve onunla barışık yaşamayı öğrenmektir. Çünkü hakikatin amacı bizi ikna etmek değildir. Hakikat zaten olmaktadır. İnsanın huzuru, hakikati değiştirmeye çalıştığında değil; onu görüp kendi yerini doğru belirlediğinde başlar.