İnsanın hakikati arayışı kadar, hakikatten uzaklaşma ihtimali de vardır. Çünkü bilgi bazen hakikate açılan bir kapı olurken bazen de onun önünde bir perdeye dönüşür. İnsan bildikçe özgürleşebilir; ama bildiğini mutlaklaştırdığı anda kendi zihninin içine hapsolur. Kavramlar, kimlikler, ideolojiler, inanç biçimleri zamanla hakikati taşımak yerine onun yerine geçmeye başlayabilir.
Burada mesele bilginin kendisi değildir. Sorun, insanın bilgiyi canlı bir arayış olmaktan çıkarıp donmuş bir kesinliğe çevirmesidir. Çünkü hakikat, yalnızca düşünülerek değil, varoluştaki her şeyi içine katıp, kendini ona açıp yaşanarak anlaşılır. Açlığı yaşamayan ekmeğin hakikatini tam bilemez. Acıyı tatmayan merhameti derinden kavrayamaz. Sevgi üzerine binlerce kitap okunabilir; ama insan birini gerçekten sevdiği anda o bilgi başka bir boyuta geçer.
Bu nedenle bilgi hem perde hem de penceredir. İnsan çıplak hakikate doğrudan ulaşamaz; onu semboller, hikâyeler, diller ve deneyimler aracılığıyla görür. Mitoloji, sanat, din, bilim ve felsefe insanın hakikati anlamak için oluşturduğu aynalardır. Fakat insan hakikati yaşamayıp aynayı hakikatin kendisi sanmaya başladığında bütünlüğü kaybeder.
Belki de bu yüzden kadim geleneklerde “beşer” ve “insan” arasında ince bir ayrım yapılır. Beşer, daha çok biyolojik ve dürtüsel yanımızdır; korkan, sahip olmak isteyen, kendini merkeze koyan tarafımız. İnsan ise dönüşebilen varlıktır. Adalet kurabilen, merhamet gösterebilen, kendisini aşabilen bilinç hâlidir. İnsan olmak doğuştan tamamlanan bir durum değil, ömür boyunca süren bir oluş sürecidir.
Yaşam da tam burada anlam kazanır. İnsan yalnızca hayatta kalmak için yaşamaz; anlam kurmak için yaşar. Çünkü hakikat yaşamdan ayrı, soyut bir bilgi değildir. Hakikat hayatın içindedir. Bir annenin çocuğunu koruyuşunda, bir insanın adalet uğruna bedel ödemesinde, bir sofranın paylaşılmasında, bir dostun sessizce yanında durmasında görünür olur.
Bilmenin ve tanımanın sonu var mıdır? Muhtemelen yoktur. Çünkü insan ömrü sınırlıdır, varlık ise sonsuz bir açılım hâlindedir. İnsan her yaşta başka türlü anlar kendini ve dünyayı. Gençken kesin konuştuğu birçok şeyi yaş aldıkça sorgular. Çünkü yaşam deneyimi insanın iç dünyasını dönüştürür. Hakikate yaklaşmak, çoğu zaman daha çok soru sormayı öğretir.
İnsan ölümlü olduğunu bilen tek varlıktır. Bu bilgi ağır olduğu kadar öğreticidir de. Ölüm, hayatı anlamsızlaştırmaz; tersine ona değer kazandırır. Eğer zaman sonsuz olsaydı hiçbir şeyin kıymeti kalmazdı. Ölüm, insana her anın geri dönmeyeceğini hatırlatır. Bu yüzden insanın asıl meselesi ne kadar yaşadığı değil, nasıl yaşadığıdır.
Belki de insan hayatı; sahip olmak için değil anlam üretmek için, üstün gelmek için değil paylaşmak için, yalnız kendisini büyütmek için değil başka hayatlara dokunmak için yaşamalıdır. Çünkü sonunda geriye insanın ne topladığı değil, neye dönüştüğü kalır. Ve belki hakikatin en sessiz cümlesi şudur: İnsan hakikate ömrünü harç ederek hakkı görünür bilinir kılar. Yunus Emre bir nefesinde “Gerçek erin kapısında ömrümü harç etmeye geldim der”