Hayatın Kendini Yaşam Olarak Üretmesi

Hayat (canlılık) yalnızca yaşayan organizmaların toplamı değildir. Hayat, doğanın kendi iç hareketidir. Güneşin ısıtması, rüzgârın savurması, toprağın tozması, suyun akması, bitkilerin ve hayvanların bu oluşa bin bir renk ve sesle cevap vermesi… İnsan ise bunu bambaşka bir boyuta taşır. Varoluşa, yaşama…

Hazreti İnsan, doğanın dışında duran bir efendi değil; doğanın kendi içinden ürettiği bilinç hâlidir. İnsan, doğanın konuşan dili, düşünen yüzü ve kendini fark eden noktasıdır.

Bu yüzden hayat, yaşamı üretir. Dini ifade ile “insanı Allah halketmiş ve ruhundan üflemiştir”

Bu ayetten yaşamımızın, hayatın “ben” üzerinden kendini deneyimleme biçimi olduğu anlaşılmaktadır.

İnsan yalnızca yaşayan bir beden değildir; hisseden, düşünen, anlam kuran ve oluşa yön veren bir varlıktır. Çünkü oluş, insanda kendine bakmaya başlar.

Kimlik olsa da olmasa da oluş devam eder. Nehir akar. Şu veya bu adı başka olmuş, fark etmez. Asıl olan, akışın farkında olmak, idrakinde olmak, içinde olmak, yapıcı ve kapsayıcı olmaktır.

Ünlü mutasavvıf Niyazi Mısri bir nefesinde “Yitürdüm benliği, benlik bana Hakk benliğindendir...”der.

Kimlikli “ben” de bireysel veya toplumsal kimlikle olsun, oluşun içindedir. Birey akışta etken midir? Bu soruyu, kimliğini ve benliğini tanıdıkça, akışı tanıdıkça; ne olup olmadığını, konumlandığı ve adlandırdığı yere göre kendi yanıtlayacaktır.

Birey, düşüncesiyle ve eylemiyle akışın içindedir. Bireyselliğinin gereği olarak bu etkisini üstlenmek zorundadır. “Rüzgâr esti, düştüm” yargısı, nedeni ve etkeni dışarıda arayarak bireysel sorumluluktan kaçtığını gösterir. Oysa rüzgârla birlikte hareket eden oluşun içinde varlığını sürdürüyordur. Peki birey neden etkeni dışarıda arar? Çünkü insan hem cahil hem de gücü tanımlayandır. Bu konumu da insanlığı doğuruyor.

Bu yüzden insan tamamen önemsiz değildir; ama her şeyin merkezi de değildir.

Yaşam tam burada ortaya çıkar: Oluşun kendini üretmesi, fark etmesi ve dönüştürmesi.

Tarihe baktığımızda tüm insanların belirli inanç/düşünce kalıpları içinde varoldukları anlaşılacaktur. Yani imalatcı

İnsan hakikati yalnız kendisi için kurduğunda çatışma doğar. “Benim hakikatim” ile “senin hakikatin” birbirini yok etmeye başlar. Ama yaşamı büyüten bilinç başka türlü çalışır. Yalnız tüketen değil; üreten, kapsayan ve yaşatan bilinç, varoluşla daha uyumlu hâle gelir. Çünkü doğa da yalnız alanı değil, sürdüreni yaşatır.

Bu nedenle “olmak”, sabit bir kimlik taşımak değildir. Olmak; düşünce, beden, doğa ve varoluş arasında uyum kurabilmektir. Bilmek değil, hâl olmaktır. İnsan, söylediği şeyi yaşayabildiği ölçüde oluşa katılır.

Ve belki de yaşamın en derin anlamı şudur:

Hayat, insan üzerinden kendi varlığını hissetmeye, seyretmeye, yaşamaya devam eder.