Eğer sevgin Tanrı’ya ermek üzerine kurulmuşsa, din dediğimiz yapı ortaya çıkar. Kurallar, ritüeller, metinler ve peygamber figürü… Bunların tamamı sevginin dağılmaması için oluşturulmuş rehberlerdir. İnancı taşınabilir, aktarılabilir ve sürdürülebilir kılarlar. Bu anlamda din, sevginin kurumsallaşmış hâlidir.
Ancak burada belirleyici olan şey, rehberin nerede durduğudur.
Rehber gerideyse-yani yalnızca geçmişte kalmış bir örnekse-inanan onu taklit eder. Metni tekrarlar, kuralı uygular, biçimi korur. Bu, düzen üretir ama varoluş üretmez. İnanç burada bir ezbere, sevgi ise bir alışkanlığa dönüşür.
Rehber öndeyse-yani yürüyen, yaşayan, temsil eden biriyse-inanan onunla birlikte yürür. Rehber burada yalnızca anlatmaz; temsil eder. Söylediğiyle yaşadığı arasında mesafe yoktur. İnanç bu noktada dışarıdan bakılan bir sistem olmaktan çıkar; insanın varoluşunun içine girer.
Model ve temsil arasındaki fark tam da buradadır. Model uzaktan izlenir. Temsil ise yakından dönüştürür.
Sevdiğin, önünde yürüyen ve yaşadığıyla sana yol açan bir rehber olduğunda, sen artık seyirci değilsin; oluşun parçasısındır.
Bu durum inancı güçlendirir ama aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü önde yürüyen rehber putlaşmaya açıktır.
Sevgi sorgusuz itaate dönüştüğünde, inanç canlılığını kaybeder. Sahici rehber, kendine bağlayan değil; yola bağlayan rehberdir. Kendini değil, yürüyüşü sevdirendir.
İnanç, sevgiyle başlar. Sevgi ideolojiye dönüşür. İdeoloji rehber ister. Rehber geride kalırsa tekrar başlar. Rehber önde yürürse, varoluş başlar.
Mesele Tanrı’ya ulaşmak değil; yürüyüşü diri tutmaktır. Çünkü Tanrı’ya giden yol, geride kalan bir şekilden değil; önde yürüyen bir hakikatten, geçer.
İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” (Müslim, Îmân, 93)