İşitmek

Kaç kez duyduk “işit” sözünü? Kaç kez kulağımızdan bir ses geçti ama içimizde hiçbir şey kıpırdamadı? İşitmek dediğimiz şey, yalnızca ses dalgalarının kulağımıza çarpması değildir. İşitmek, sesle aramızda bağ kurulması ve anlam üretilmesidir. O bağ kurulmadığında, söz havada kalır; kurulduğunda ise anlam içimizde filizlenir ve yaşantımıza karışır.

İbrani ve Arap dilinde “semi” kökü işitmek demektir. Bu kök fiildir; yani harekettir, ilişkidir. İşitmek canlı bir eylemdir. Fakat aynı kökü isim haline getirdiğimizde, onu kavramlaştırırız. Kavramlaştırdığımız anda da canlı olanı dondururuz. İşitme eylemi bir bağ kurma sürecidir; isim ise o sürecin zihinsel etiketidir. Etiket çoğu zaman hakikatin yerini alır.

İşitmek gerçekleştiğinde ne olur? Sesin kaynağı ile aramızda bir alaka doğar. İşte Kur’an’ı Kerimin ‘ıkra’ emri devreye girmiş olur ve dışarıdaki titreşim iç dünyamızda anlam bulur. O anlam, davranışa dönüşür; hayatımızın bir parçası olur. İşitmediğimizde ise söz bir kulaktan girer, ötekinden çıkar. Bu yalnızca bir deyim değil; bilinçsizliğin özeti.

Vahiy meselesi de burada düğümlenir. Eğer işitme ve uyumdan doğan bir ses varsa, o ses birliğin sesidir, manadır. Bu, zaman ve mekânın ötesinde bir oluşu işaret eder. Vahiy dışarıdan gelen bir cümle olmaktan çok, varlıkla kurulan derin bir uyumun ifadesi olduğu anlaşılır. Fakat biz bu canlı süreci alıp kavrama dönüştürdüğümüzde, zihnimizde soyut bir sistem kurarız. Kavramlar çoğaldıkça kaos başlar. Kimimiz mevcut anlayışları toptan reddeder, kimimiz bir otoriteye sığınır. Her iki durumda da işitme eylemi zayıflar. ‘Gözleri var görmez, kulakları var duymaz’lardan oluruz.

“Semi” kelimesini “sema”, “feza”, “gökyüzü” olarak algıladığımızda Tanrı’yı kendimizden dışarı, yukarı, uzak bir yere yerleştiririz. Böylece ilişkiyi mekâna indirgeriz. Oysa işitmek mekânsal değil, ilişkisel bir fiildir. Tanrı’yı göğe çıkarırken, içimizdeki işitme yetisini ihmal ederiz. Sonra da kalabalık toplumsal düzen içinde kayboluruz.

Dinler, tarih boyunca kendilerinden önceki mitleri dönüştürerek var olmuşlardır. Mitsel olanı tarihsel olanla kaynaştırmış, simgeyi yasa ile birlikte taşımışlardır. Yazılı kültür, bu yapıların kalıcılığını sağlamıştır. Yazı, hafızayı sabitlemiş, dini geniş kitlelere ulaştırmıştır. Fakat yazı aynı zamanda donukluk riski taşır. Sembol katılaştığında, yorum kapandığında, işitme yerini tekrar ve ezbere bırakır. Bu yüzden ‘akıl değil nakil dili’ denir; ancak nakledilen, aklın eleştirel süzgecinden geçirilmediğinde bilgi olmaktan çıkar, rivayete dönüşür.

Bir yanda aşkın Tanrı kavramı ile pagan dünyadan kopuş yaşanmış; diğer yanda Tanrı’nın içkinliği vurgulanarak insanla bağ kurulmuştur. Sonra bu iki yaklaşımın birliğini kurma çabası doğmuştur. Fakat hangi kavram tercih edilirse edilsin, eğer işitme (içsel anlam) kaybolursa geriye yalnızca terimler kalır. Terimler ise hakikatin kendisi değildir.

Dinlerin dinamik tarafı, sembolü canlı tutan yorum geleneğinde saklıdır. Mitos, simgesel olduğu için yoruma açıktır; yoruma açık olduğu için gelişmeye de açıktır. İşitme burada yeniden devreye girer. Metni okumak başka, metnin içindeki sesi işitmek başkadır. Çünkü hakiki işitme dışarıdan gelen sesi tekrar etmek değil, onun içimizde karşılık bulmasına izin vermektir. Yani kendimizi sorgulamamız gerekmektedir.

Bugün en büyük sorun sağır olmamız değil, bildiğimizi sandıklarımızın ve ön yargılarımızın esiri olarak işittiğimizi sanmamızdır. Gürültü çağında yaşıyoruz. Herkes konuşuyor; az kişi gerçekten işitiyor. İşitmek dikkat ister, cesaret ister. Çünkü insan gerçekten işittiğinde değişir. Değişim ise alışkanlıkları sarsar.

Belki de mesele Tanrı’nın nerede olduğu değil, bizim neyi gerçekten işittiğimizdir. İşitmek bir eylemdir; ilişki kurmaktır; anlamı hayata taşımaktır. Kavramların arkasına saklanmak kolaydır. Fakat hakikat, isimlerde değil, işitilen ve yaşanan o canlı bağda ortaya çıkar.