İslam: İlke, İşleyiş ve Birlik Üzerine

İnsanlık tarihi boyunca bir yaratıcının varlığı fikri, farklı ad ve biçimlerde karşılık bulmuştur. Günümüzde tek tanrıcılık, çok tanrıcılık gibi kavramlarla yapılan sınıflandırmalar büyük ölçüde modern Dinler Tarihi ve Antropoloji disiplinleri içinde, özellikle Batı düşüncesinin analiz geleneğiyle sistemleştirilmiştir.

Kurumsallaşmasıyla tanımlanan Yahudilikte Tanrı (Yahve), tamamen aşkın, mutlak ve ulaşılmaz bir varlık olarak ortaya konmuştur. Hâlbuki “O-olan”, var olanın ve varoluşun idrak edeniydi. İnsanın, bireysel aklıyla kendini bütünden ayrı konumlandırması, onu yaşamın dışına düşürdü. Bu durum, Adem’in (kimliksiz olan insanın) cennetten kovulması ve ayrı bir ad alması olarak sembolize edilmiştir. Artık insan, eksi sonsuz ile artı sonsuz arasındaki değerleri var eden; bin bir ad, renk ve şekil ile kendi aleyhine çalışarak yaşayan bir varlık hâline gelmiştir. Bu ayrılığın acısı ancak aslına erip cennetini kazanmakla son bulacaktır.

Cennetin yolunu gösterme amacıyla ortaya çıkan peygamberler ve öğretileri, ulaşılması gereken ereği tenzih anlayışıyla insan anlayışının ötesine taşıyarak, yaşanması gereken cenneti zamanla bir ütopyaya dönüştürmüştür. Bunun yan etkisi olarak ortaya çıkan ruhban sınıfı ise o dönem insanının felaketini derinleştirmiştir. Aradan binlerce yıl, binlerce uyarıcı gelip geçmiş; medeniyetlerin felaket nedenlerini açıklasalar da seslerini duyuramamış, sonuçta kendileri gibi düşünenlerle içsel dünyalarını kurup orada yaşayarak “model insan” olma çabasını sürdürmüşlerdir.

Bu anlayışın son kurucularından Hz. Muhammed, bireyin bu gerçeğe kendi aklıyla ulaşabileceği düşüncesiyle ilke ve işleyişi tanıtmıştır. Hz. Ali’nin çift uçlu kılıcıyla sembolize edilen “kılı kırk yaran akılın birliği” anlayışı, farklı kitabî dinlerin ve inançların içindeki erekleri üst ilkede-birlik ve barış içinde-yaşamanın yolunu gösteren bir anlayışı var etmiştir.

İslam peygamberi olarak tanımlanan Hz. Muhammed, kendini dinin, yasanın ve güzel ahlakın tamamlayıcısı olarak tanımlamış; Allah’ın (yaratan, yaşatan, var eden ve varoluşun kaynağı olan) güzel olduğunu ve güzeli sevdiğini ifade etmiştir. Bu yaklaşım, insanı doğrudan varoluşla ilişki kurmaya çağırarak (Ikra’ bi-ismi Rabbike’llezi halak) aracı sınıflarını ortadan kaldırmıştır.

Ancak bu anlayış, onu ortaya çıkaran liderin vefatının ardından tarihsel süreçte kültürel bir inanca dönüşmüş; “Müslümanlık” adı altında maddi ve manevi monarşik yönetim anlayışıyla insanı dünya ve ahiret cennetine ulaştırma iddiasıyla hüküm sürmeye başlamıştır.

Bu doğrultuda yürüyenler, var olan inanç ve dini söylemleri vahdet-i vücut felsefesi ile işlemiş, varoluşu ilmi esaslara oturtarak ereği göstermeye çalışmışlardır. Ancak söylem ve tarifle bir yere varılamayacağı gibi, insanın aklıyla bağlı olması ve aklın da menfaati icabı menfaatine ters geleni reddetmesi nedeniyle varoluşla bütünleşmek zorlaşmaktadır.

Günümüzde ulaşılan bilimsel keşifler, varoluşun ve insan psikolojisinin yapı taşlarını çözmüş; laiklik anlayışıyla herkesin kendi inancı etrafında oluşmuş kültürel ve siyasi birliktelik içinde yaşamasının yolunu açmıştır.

Bugün, üç ila beş bin bireysel akıllı mühendisin ürettiği aletler hayatımızı kolaylaştırırken, bazı bireyler son modelini almak için emeğini ve ereğini ona katarak var olmaya çalışmaktadır. Aynı akıllı mühendislerin ürettiği silahlarla, kendilerini çalıştıran delinin eline değnek vermektedirler. Gidilecek yol ise varoluştur-bireyin kendinden kendinedir. Var olmak, konumlanmak, geleceğini kurmak bireyin kendine kalmıştır.