Hiçbir inanç veya ideolojiye yaslanmayan insan, “anlam”ı dışarıda bulamaz. Dolayısıyla anlamı kendisi, kendinde bulmak ve kurmak zorundadır.
Bu, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” cümlesi ile özetlenen Avrupa’da ki din baskısının yerini akla ve bilime bırakmadı sonraki boşluğa benzer. İnsan artık “kendi kaderimi- yolunu arayıp bulma konumuna geçer.
Benlik bu durumda sahte yaratıcı bir varlık hâline gelir. Kendi değerlerini, kendi ahlakını, kendi hakikat ölçütlerini kurar. Ama bu özgürlük aynı zamanda büyük bir yük getirir. Çünkü artık ilahi dayanakları yoktur.
İdeolojisiz ve dinsiz bir benlik, yaratıcı kudretin yansıması olan varoluşun anlamsızlığa düşmesi ile karşı karşıya kalır. Burada hiçliğin aynası devreye girer. Benlik, kendi varlığının rastlantısallığını, geçiciliğini, ölümlülüğünü görür.
Bu farkındalık bazı insanlarda kaygı (Sartre, Heidegger), bazılarında dinginlik (Zen, Tao) doğurur. Yani hiçlik ya yutucu bir boşluk ya da özgürlüğün kaynağı olabilir.
Bir dogmaya (inanca) dayanmayan insan, çoğu zaman toplumsal normlar dışına çıkar. Artık “neye inanmalıyım?” sorusu yerini “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna yönelir.
Bu da insanı olumlu yönler ile bazen sanata, bazen doğaya, bazen sessiz farkındalığa yöneltirken olumsuz sapkınlıklara da yöneltebilir. Bu durumda yaşamanın kendisi inanç yerine geçer.
Kişi bu noktada bir “öz” bulmaz; ama kendisiyle bir olma hâli yaşar. Varoluş aynasında kendine ulaşmak, kendini yaşamak… Bu, aslında benliğin kendini yokluktan ayırıp varoluşun farkına varmasıdır.
Dışsal inançların sesi sustuğunda, geriye kalan saf bilinç-ben varım bilinci-kendi yankısını duyar. Bu yankı, bazen düşünceyle değil, sadece varoluşun hissiyle kendini gösterir.
İdeoloji ve din, insanın üzerine bir anlam çatısı kurar. Bu çatı kalktığında, insan çıplak özgürlükle kalır. Sartre’ın dediği gibi: “İnsan özgür olmaya mahkûmdur.” Ama herkes bu özgürlüğün sorumluluğunu taşıyamaz.
Çünkü özgürlük yalnızlık, belirsizlik ve korku getirir. Bu korku-kendi varlığının yükü-bazılarını var olmaya, bazılarını yıkarak var etmeye iter. Terör, bir yerde bu yükü taşıyamayanların “ben varım” deme çığlığıdır.
İnançsız veya ideolojisiz kalan insan, çoğu zaman kimliğini negatif bir yolla, yani “reddettiği toplumsal inanca karşı olduğu” üzerinden kurar.
Bu, varoluşsal boşluğu doldurma çabasıdır. “Ben şuna karşıyım” demek, “ben buyum” demekten daha kolay gelir. Böylece benlik, yaratıcı özgürlük yerine nefretin kimliğini seçer.
Bu, nihilizmin (hiçcilik) hastalıklı biçimidir. Nietzsche’nin “aktif nihilizm” değil, “çürüyen nihilizm” dediği budur.
Modern toplumlar bireyin kimliğini ideolojiyle değil tüketimle tanımlar. Bu bireylerden oluşan toplum anlamsızlık içinde tüketiciye dönüşür.
Tüketici gücü olmadığında ise kendisinin sahip olmadığı değerlere karşı bir şiddet enerjisi biriktirir. Köklerinden, inançlarından, tarihinden kopmuş birey, hiçliğini kanıtlamak için yıkmaya başlar. Yani terörün özü bazen politik değil, varoluşsal bir çığlıktır. Beni görün, ben varım!
Özgürlük iki yöne gidebilir; yapıcı ve var edici özgürlük: sanat, düşünce, bilgelik. Yıkıcı özgürlük ise nefret, şiddet, yok etme doğurur.
Yapıcı ve var edici özgürlük benim varlığım bir armağan diyebilen bilinçtir. Yıkıcı özgürlük ise benim varlığım acıdır, siz de acıyı hissedin diyen bilinçtir. İkisi de aynı kökten doğar. Fark, bilincin olgunluk derecesindedir.
İdeoloji ve din olmadan yaşamak, her şeye rağmen yaşamanın anlamını ortaya çıkartmak demektir. Bu da öfke, kin veya intikamla değil, sessiz bir kabullenişle olur. Bu kabulleniş de sanatla, düşünceyle, şefkatle, doğayla uyumlu yaşamda kendini gösterir.
Terör, anlamını kaybedenin çığlığıdır. Yapıcı ve var edici yaşam ise anlamını kendi içinde bulan sessizliktir. Bu sessizlik ise yaşamın özüdür.