Müslüman Ülkelerde Yoksulluk ve Kaosun Gerçek Nedenleri

Açlık, yoksulluk ve kaotik yaşam Müslümanlık yüzünden değildir. Eti için beslenen hayvanlarda açlık ve kaotik bir düzen olmadığı bilinen bir gerçektir.

Bu basit ama çarpıcı örnek bile, meselenin inançtan değil yönetim biçiminden kaynaklandığını gösterir. Bu bağlamda bakıldığında, Müslümanlık adına yönetilen ülkelerde açlığın ve düzensizliğin, kurulan / kurdurulan iktidar düzenlerinin sonucu olduğu açıkça görülür. İnsana, ülke vatandaşına bu gözle bakılır mı?

İslam, özü itibarıyla bir ahlak–adalet–emanet öğretisidir. Buna karşılık günümüzde “İslam ülkesi” olarak anılan devletlerin büyük bir kısmı iktidar–itaat–ganimet mantığıyla yönetilmektedir. Bu iki yaklaşım aynı şey değildir; hatta birbirinin zıddıdır.

Birinci neden: Sömürge mirası ve yapay devletlerdir. Bugün açlık çeken Müslüman ülkelerin çoğu, 19. ve 20. yüzyıllarda cetvelle çizilmiş sınırlara sahiptir. Ekonomileri hammadde üretimine göre şekillendirilmiş, üretim zincirleri dışa bağımlı hale getirilmiştir. Bu ülkeler siyasal olarak bağımsız görünse de ekonomik olarak vesayet altındadır. Bu bir teori değil; Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan çıplak bir tarihsel olgudur.
Son yıllarda Çin’in ekonomik atağı etkisiyle bu coğrafyalarda bir uyanış ve hareketlenme gözlenmekle birlikte, kültürel ve tarihsel altyapı ile dünyanın güncel konjonktürü dikkate alındığında, gerçek anlamda milli devletler olarak örgütlenmenin ağır bedeller gerektirdiği açıktır.

İkinci neden: Petrol, maden ve jeopolitiğin lanetidir.
Eğer yeraltı kaynaklarına sahipseniz, çoğu zaman kendi ülkenizi yönetme hakkına da sahip olmazsınız. Büyük güçler gelir, yerel elitlerle anlaşır. Halk susturulur, yöneticiler zenginleştirilir. Kaynaklar çıkarılır fakat gelir adil dağıtılmaz. Yoksulluk tam da burada doğar: üretim yoktur, rant vardır.
Üstelik Sanayi Devrimi ile gelişen bilimsel ve teknik yürüyüşte yer alınmadığı için, bu ülkelerde teknik bilgi, sanayi kültürü ve işletme birikimi de yeterince oluşmamıştır.

Üçüncü neden: Dini meşruiyetle tahkim edilmiş otoriterliktir.
Birçok ülkede din, ahlaki bir pusula olmaktan çıkarılıp iktidarın kalkanı haline getirilmiştir. “İtaat farzdır”, “kader”, “sabır” gibi söylemlerle yoksulluk kutsanır. Oysa İslam’da aç bırakmak zulümdür. Ancak zulüm, ayet ve hadisle makyajlandığında görünmez hale gelir.

Dördüncü neden: Bilgi ve eleştiri düşmanlığıdır.
Sorgulayan zihin tehlikeli kabul edilir. Bu nedenle düşünce, bilim, felsefe ve özgür basın bastırılır. Üreten akıl olmayınca ekonomi de üretmez. Tüketen ama üretmeyen toplumlar, modern ve bilgi temelli toplumlarla baş edemez.

Beşinci neden: Ümmet söylemiyle örtülen sınıfsal uçurumdur.
Aynı ülkede saraylar ile gecekondu mezarlıkları yan yana duruyorsa, sorunun kaynağı önce içeridedir. “Hepimiz kardeşiz” denir; ancak kardeşlik mirasta değil, vaazlarda kalır. Yoksulluk ve yolsuzluk, bu derin eşitsizliğin doğal sonucudur.
İslam dünyası bugün yoksulluk içindeyse, bu İslam’ın başarısızlığı değil, İslam’ı ahlaktan koparıp iktidar tekniğine indirgeyenlerin başarısıdır.

İslam’ın ilk dönemleri üretkendi, paylaşımcıydı ve bilgiye açıktı. Bilimde, sanatta ve teknolojide bir İslam Aydınlanması üretmişti. Bugünkü tablo bu mirasın inkârıdır.

Tarih bize şunu açıkça söyler:
Ahlak siyasetten çekildiği anda, din yoksulluğu ve yolsuzluğu engellemez; meşrulaştırır.