Eğer aynı kitabı defalarca okuyorsan ve hiçbir şey değişmiyorsa, aslında o kitabı hiç okumamışsın demektir.
Çünkü okumak, değişmeye açık olmaktır; alışkanlıkların kalıbında donup kalmak değil.
Bin bir emekle edindiğimiz eşyaları, büyük heyecanlarla kurduğumuz ilişkileri düşünelim. Zamanla onları birer “kullanımlık nesneye” dönüştürür, hayatımızdaki derin anlamları araştırıp varoluşla bağlantı kurmadan yüzeydeki toplumsal gösterişe feda ederiz. Belki de okumayı da aynı şekilde tüketiyoruz: kelimeleri giyip çıkardığımız birer vitrin süsü gibi, menfaat amaçlı birer gösteriş aracına, toplumsal bir role dönüştürüyoruz.
Oysa okuma, yalnızca gözle yapılan bir eylem değildir. Her okuma, insanın kendi geçmişiyle, inançlarıyla, korkularıyla ve arzularıyla, varoluşla arasına çektiği perdelerde kurguladığı bir karşılaşmadır. Bu yüzden okuyanın niteliği, ölçütü ve bakış açısı değiştiğinde, okunan şeyin anlamı da değişir. Çünkü anlam, metnin içinde gizlenmiş bir cevher değil; okurla metnin birlikte dokuduğu bir kumaştır. Bu kumaş, her defasında yeni motifler kazanarak insanlığı ve varoluşu yansıtan bir anlam taşır. Aksi hâlde, kırk yamalı bir bohçaya döner: içinde değerli şeyleri gizler ama onlara hayat veremez, varlık elbisesine dönüşemez. Peki, neyi okumalıyız, neden okumalıyız?
Bugün eğitim kurumları, bireyin topluma katkı sağlaması amacıyla bilgi ve mesleki beceriler kazandıran müfredatlar uygular. Kültür kurumları da dinî ve millî mirası yaşatmak için tamamlayıcı çalışmalar yürütür. Ancak bu iki alan çoğu zaman birbirinden kopuktur. Kültürel temelden yoksun verilen bilimsel bilgi, insanlığın faydasını değil, çıkarını gözeten bir araç hâline gelir. Bilim ve kültür arasında köprü kurulmadığında, doğa da toplum da parçalanır.
İnsan bu farkındalığa kolay ulaşamaz; çünkü okumanın anlamını genellikle yalnızca “öğrenmek”le sınırlandırırız.
Bir çocuk “Küçük Prens”i okurken, gezegenler arasında dolaşan küçük bir varlığın masum serüvenini görür. Aynı kişi yıllar sonra o sayfalarda yalnızlığı, kaybolan masumiyeti ve yetişkinliğin sessiz hüznünü bulur. Metin aynıdır, ama okur değişmiştir. Artık her cümle, eski bir hatırayı, bir iç sızısını ya da unutulmuş bir umudu çağırır. Peki insan, bir ömrün mevsimleri tükenmeden, yaşam elden çıkmadan bu derin okumayı yapmayı neden başaramaz?
Okuma bir aynadır; ama bu ayna her defasında başka bir yüzü gösterir. Metin, her okuyucuda yeniden doğar. Okuma bir yönüyle “enfüs” (iç dünya) ile “afak”ın (dış dünya) buluşmasıdır; yani bireyin varoluşuyla evrenin döngüsünün kesiştiği yerdir. Bunun için insanın kendinden taşması, bireyselliğini aşması gerekir.
Bu aşmayı başarabilmek için, insanın “yokluk kıyafeti” giymesi; yani arınması, benliğini aradan çekerek varoluşun kendine elbise olmasına izin vermesi gerekir. İşte o zaman, metnin ufku ile okuyanın ufku birleşir ve yeni bir görüş alanı doğar. Tıpkı mevsimlerin, doğanın döngüsüyle değişmesi gibi, her okuma da okuyanda bir dönüşüm yaratmalıdır ki o metin gerçekten “okunmuş” sayılsın.
Fakat burada bir tehlike de vardır: Eğer okur yalnızca kendi ölçüsünü merkeze alırsa, metni dinlemek yerine ona konuşur.
Bu durumda, geçmişine takılı kalmış, yeni kuşakla bağ kuramayan bir “mızmız ihtiyar”a dönüşür. Oysa okumanın erdemi, metni kendi önyargılarımızla boğmak değil, onunla bir diyalog kurabilmektir. Gerçek okuma, kendi sesimizi değil, varoluşun bize fısıldadıklarını duymayı gerektirir. Ve o fısıltının tonu bile, bizim kim olduğumuza bağlı olarak değişir.
Okuyup da anlamak bir zorunluluk değildir. Asıl olan, anladığını yaşamaktır;
yaşadığını anlamlandırmaktır. Belki de bu yüzden hiçbir “nihai” okuma yoktur. Her okuma bir yorumdur; her yorum, bir yeniden yazmadır.
Ve belki de bütün bu okumalar, kendi sevap ve günahlarımız içinde sürüp giden hayatın, içsel bir kıyametle — kendi yargımızla, kendi gerçeğimizle-yüzleştiğimiz ana kadar devam eden bir süreçtir.