“Ol” Sözünün Eşiğinde: Bilinç mi Belirler, Maddi Dünya mı? (2)

Marx’ın meşhur cümlesi, sosyal bilimlerde neredeyse mihenk taşı hâline gelmiştir: “Varlığı belirleyen bilinç değildir; bilinci belirleyen toplumsal varlıktır.” Bu cümle, yalnızca ekonomik ilişkilerin toplumun düşünce biçimlerini şekillendirdiğini söylemekle kalmaz; modern insanın kendini ve dünyayı anlama biçimine de bir yön çizer.

Fakat insan düşüncesi, yalnızca maddi dünyanın üzerine serilmiş bir yansıma mıdır? Yoksa bilincin kendi içinde taşıdığı bir yaratıcı güç, bir çağırma yetisi, bir “ol” buyruğu var mıdır?

Ben meseleye tam da bu noktadan bakıyorum.

“Oluş” enilen şey, yalnızca dış dünyanın maddi koşullarında sürüp giden zorunlu süreçlerden ibaret değil. Bir şeyin ortaya çıkmadan önceki o iç titreşimini, henüz söze dökülmemiş kıpırtısını, insan zihninin içinde beliren o ilk kıvılcımı görmezden gelmek, insanı yalnızca üretim ilişkilerinin ürünü gibi okumak olur. Oysa düşüncenin eşiğinde duran “ol” sözü, hem düşünce hem eylem hem de söylem olarak varlığın kapısını aralar.

Bir şeyin “oluş”u, onun içsel yönelimi; “ifade ediliş”i ise dünyada bıraktığı izdir. “Ol” kelimesi bu ikisi arasında, görünmeyenle görünenin sınır çizgisinde durur. Söylenmeden önce bir düşüncedir, söylendiğinde bir fiildir. Hem niyet hem hareket. Hem içsel bir doğuş hem dışsal bir tezahür.

Marx’ın cümlesi bu açıdan bakıldığında başka bir dünyaya hitap eder. Onun derdi, tarihin neden böyle aktığını açıklamaktır; bilinçle maddenin ontolojik ilişkisini çözmek değil. Bu yüzden, burada savunulan bakışla Marx’ın materyalist tarih anlayışının çakıştığı yer, aynı kelimenin iki farklı iklimde yetişmiş olmasıdır. Biri bilincin yaratıcı gücünü vurgular; diğeri toplumsal koşulların bilinci nasıl biçimlendirdiğini.

Bugün insanın kendi iç dünyasını anlamaya çalışırken, salt dış koşullara teslim olmak da, bilinci tüm gerçekliğin yaratıcısı ilan etmek de tek başına yeterli görünmüyor. Biri iç kıvılcımı görmezden geliyor; diğeri dünyanın sert – katı yapısını.

Bence insan, “ol” sözüyle tam da bu iki uç arasında bir köprü kuruyor. Bilinç, yalnızca dış dünyanın aynası değildir; aynı zamanda dünyaya yön veren bir nefes, bir adım, bir oluşturma-çağırma gücüdür. Maddi koşulların biçimlendirdiği bir zihin, eylenmeyen bir düşünce değildir.

İnsanın zihni-yani düşünme biçimi, algısı, değerleri, sezgileri-boşlukta oluşmaz. Yaşadığı ekonomik koşullar, sınıfsal durumu, geçim derdi, sahip olduğu ya da olmadığı imkânlar zihnini şekillendirir. Ancak bu şekilleniş bir “pasif kalma” hali değildir. Yani maddi koşullar insan aklını biçimlendirirken, o akıl da bir tür eylemde bulunur.

İnsan, içindeki “ol”u dile getirdiği anda hem koşulların ürünü olmaktan çıkar hem de koşulları dönüştürmeye başlar.

Belki de asıl mesele, tarihin hangi yoldan aktığını tartışmaktan çok, insanın kendi iç oluşunu nasıl ifade ettiğini anlamaktır. Çünkü “ol” sözü, kulağa küçük bir kelime gibi gelse de, insanın dünyayla kurduğu en eski ve en güçlü bağlardan biridir.