Saygı Neden Kayboluyor?

Saygısızlıktan sıkça şikâyet ediyoruz. İnsanların birbirine tahammül edemediğini, emeğin değer görmediğini, doğanın hoyratça tüketildiğini, ilişkilerin hızla yıprandığını söylüyoruz. Sonucu konuşuyor, sebebi gözden kaçırıyoruz.

Saygısızlık bir davranış değildir; daha önce yaşanmış bir kopuşun sonucudur. İnsan önce bağını kaybeder, sonra saygısını.

Bir ağaca saygı duymayan insanın sorunu ağaç değildir. O ağacın kendi yaşamıyla olan bağını görememesidir. Toprağın, suyun, güneşin ve emeğin kendisine nasıl dönüştüğünü fark etmeyen kişi, sonunda sofrasındaki ekmeği de sıradan bir nesne olarak görmeye başlar.

En yakınımızda olan şey hayatın kendisidir. Nefes alışımız, bedenimizin işleyişi, yerçekimi, suyun akışı, toprağın verimi... İnsan bu düzenin içinde yaşar. Bu düzeni inkâr ederek özgürleştiğini sanabilir ama sonuçta bedelini yine kendisi öder.

Saygının ilk basamağı gerçeği kabul etmektir.

Günümüzde insanı bilgiye her zamankinden daha kolay ulaşıyor. Fakat onu alıp işleyecek altyapı olmazsa bilgi ne işe yarar? Billgi arttıkça hikmetin de arttığını söylemek zor. Bilgi nesneleri tanıtıyor, bağları değil. İnsan toprağın kimyasını biliyor ama toprağa bağlı olduğunu unutuyor. Çğnkğ bağı koparmış. Besinin kalorisini, fiyatını biliyor ama nimetin kıymetini unutuyor. İnsanları sınıflandırıyor ama insanlığın ortak kaderini göremiyor.

Yabancılaşma tam da burada başlıyor.

İnsan yaptığı işe yabancılaşıyor.

İş sadece maaş alınan, geçimi sağlayan bir faaliyet hâline geliyor. Oysa işine saygı duyan insan yaptığı şeyin kendisini temsil ettiğini bilir. Bir ustanın işçiliğinde, bir öğretmenin anlattığı derste, bir çiftçinin ektiği tohumda insanın karakteri görünür. İşine saygı duymayan kişi zamanla kendisine de saygı duyamaz.

Sonra eşine yabancılaşıyor.

Birlikte yürünecek bir yol arkadaşını tüketilecek bir ilişkiye dönüştürüyor. Saygının yerini sahip olma arzusu alınca sevgi de zayıflıyor. Çünkü sevgi ancak saygının üzerinde yaşayabilir.

Ardından aşına yabancılaşıyor.

Sofraya gelen lokmanın arkasındaki emeği, toprağı, suyu ve zamanı göremez hâle geliyor. Şükür dilde kalan bir söze dönüşüyor. Hâlbuki gerçek şükür, nimetin kaynağını korumaktır.

Sonunda hayata yabancılaşıyor.

İnsan kendisini varlığın merkezine koydukça her şeyi kullanılması gereken bir araç gibi görmeye başlıyor. Doğayı, insanı, bilgiyi, dini ve hatta sevgiyi bile...

İşte saygısızlığın kökü burada yatıyor: Kendini merkeze koyan bilinç.

Oysa varlığa baktığımızda bambaşka bir düzen görürüz. Atom yerini bilir, yıldız yerini bilir, nehir yatağını bilir. Hayvan ne yiyeceğinş, ne zaman üreteceğini bilir. Her şey büyük bir uyum içinde kendi görevini yerine getirir. İnsan ise güya özgürlüğü nedeniyle bu uyumu bozabilecek tek varlıktır. Bu yüzden saygı onun için ahlâkî bir tercih değil, varoluşsal bir sorumluluktur.

Özgürlük, sınırsız hareket alanı değil; yanlış zorunluluklardan kurtulmuş bir hareket alanıdır.

Belki de bu yüzden büyüklerimiz uzun açıklamalar yapmadan şu cümleyi kurmuşlardır:

"İşine, eşine, aşına ve hayata saygılı ol."

Çünkü bu dört halka aslında bütün hayatı kapsar.

İşine saygı emeği korur.

Eşine saygı sevgiyi korur.

Aşına saygı nimeti korur.

Hayata saygı ise bütün bunların üzerinde yükseldiği dengeyi korur.

İnsan olgunlaştıkça saygının korkudan değil, idrakten doğduğunu anlar. Saygı eğilmek değildir; yerini bilmektir. Boyun eğmek değildir; bağı fark etmektir. Sessizce kabul etmek değildir; hakikatin karşısında haddini bilmektir.

Ve tarih boyunca kalıcı olanlar, en güçlü olanlar değil; varlıktaki yerini bilenler olmuştur.

Çünkü saygı, insanın kendisini büyütmesinden değil, bütüne ait olduğunu fark etmesinden doğar.