Varoluşun Nefesi

İnsanın varoluşu bir nefesle başlar. Ama mesele sadece nefes almak değildir; o nefesin farkına varmaktır.

Dünyaya gözlerimizi açtığımızda her şeyi hazır buluruz. Ad yoktur, kural yoktur. Yalnızca “bir olmak” hali vardır. İçine doğduğumuz şartların bir yansımasıdır insan henüz. Ta ki bir gün merak edene kadar: “Ben neyim? Dünya neden böyle?”

İşte bu merak, varoluşla kurduğumuz ilk diyalogdur. İnsan ile yaratıcı arasındaki ilk temas, bu soruda gizlidir.

Eğer bu sorulara varoluşun derinliğine vakıf birinden canlı bir nefes alırsak dirilir, aslımıza yürürüz. Ama donmuş değer yargılarıyla, katılaşmış toplumsal kalıplarla karşılaşırsak onlara dönüşür, kendimizi unuturuz.

İlk dönemlerde durum farklıydı. İnsan karnını doyurup güvenliğini sağladıktan sonra gördüklerini anlamlandırmak istedi. Gökyüzüne baktı, yıldızları izledi, dağları, nehirleri düşündü… Her şey bir bütünlük içindeydi ve insan bu bütünlüğü idrak etmeye, yorumlamaya, hikâyeler üretmeye başladı.

Mitolojik örüntüler kurumsallaştıkça yöneticiler ortaya çıktı. Din ve yasa doğdu. Din, hem iç dünyayı hem de toplumu şekillendiren bir yapıya büründü. Emir verdi, ölçü koydu. Ama aynı zamanda aklı ve tefekkürü çağırdı: “Düşün, aklet, idrak et!”

Nefes burada vahye, birliğin sesine dönüştü. Hakikati anlamaya rehberlik etti. Bu saflaşma tasavvufu doğurdu. Tasavvuf, içten gelen bu birlik sesini duyma yolunu sistemleştirerek “İşit” emrini temel çağrı hâline getirdi. Görülen, duyulan, hissedilen her şey bir tefekkür yoluna dönüştü. “Enelhak” ve “vahdet-i vücûd” anlayışı buradan doğdu.

Ama her yol gibi tasavvuf da zamanla kurumsallaştı. Güdenler ve gidenler ayrıştı. Gidenler, ilk nefesle son nefesi birleştirerek kendini tanıdı, varoluşa yeniden doğdu ve Tanrı’nın sırrına karıştı. Güdenler ise bu sırrın yansıdığı nesneler olarak hizmette kaldı.

İnsan, deneyimlerini mantık ve ölçümle anlamlandırma ihtiyacından bilimi yarattı. Gözlem, ölçüm, deney… Bunlar varoluşu nesnel bir çerçeveye oturttu. Mitoloji, din ve tasavvuf varlık hakkında içsel ve sembolik bilgi aktarırken; bilim eşyayı tanıdı, tanıttı ve evrensel işleyişin kurallarını keşfetti.

Bu noktada insan üçe ayrıldı: bilen, yapan ve yaşayan. Ama insanın varoluşu maddi ve manevi boyutlarıyla bir bütündür. Anlam, literal gerçekliklerden veya dış kurallardan bağımsız olarak içsel deneyim, akıl, sezgi ve gözlemin birleştiği yerde yaşanır olduğunda kendini gösterir. Her deneyim kendi doğrusunu yaratır. Tasavvuf, bilim ve felsefe bu doğruları derinleştirir, ölçer ve yönlendirir.

Varoluş böylece hem bireysel hem de evrensel bir akış hâline gelir. Nefes alıp verdiğimiz sürece bu akışın içindeyiz. Önemli olan, o akışı donmuş kalıplara değil, canlı sorulara açık tutabilmektir.