Toplu taşıma araçları… Gün içinde binlerce insanı taşıyan bu sistemin, trafikte ayrı bir önceliğe sahip olması gerektiği açıktır. Çünkü o direksiyonun arkasında sadece bir sürücü yoktur; onlarca insanın zamanı, güvenliği ve hayatı vardır. Buna rağmen, çoğu sürücünün toplu taşıma araçlarına yol vermek yerine onları sıkıştırdığı, önünü kestiği, hatta adeta rekabete girdiği bir tabloyla karşı karşıyayız.
Oysa mesele “kimin önce geçeceği” değil, kimin daha fazla insan taşıdığı ve daha büyük sorumluluk üstlendiğidir.
Daha vahim olanı ise yaya geçitlerinde yaşanıyor. İnsan ya da hayvan fark etmeksizin, yol üzerinde bir canlı varken hız kesmek gerekirken; bazı sürücüler tam tersine gaza yükleniyor. Bazıları da yaya geçidinde duruyor. Olan arada kalıp keklik gibi sekerek hayatta kalmaya ve karşıya geçmeye çalışan yayaya oluyor. Bu tavır, bir trafik ihlali olmanın ötesinde, doğrudan bir yaşam hakkı ihlalidir.
Bir başka çarpıklık da toplu taşıma araçlarının içinde yaşanıyor. Sürücünün agresifliğine tepki olarak bu kez yolcu inatla karşılık veriyor. Yavaşlatmalar, sözlü atışmalar, gereksiz gerilimler… Herkes kendi küçük iktidar alanını koruma peşinde. Sonuç: ne güvenli bir yolculuk kalıyor ne de insani bir iletişim.
Ama meselenin bir de çoğu zaman görünmeyen, konuşulmayan bir boyutu olan araç içindeki savrulma gerçeği.
Ayakta veya koltukta olsun yolculuk yapan bir insan için ani fren ya da sert hızlanma, sadece bir sarsıntı değildir. Bu, doğrudan bedene binen kontrolsüz bir kuvvettir. Bir anda boşalan denge, dizlere ve bele binen yük, tutunamayan eller… Ve ardından gelen düşme riski. Bu durum özellikle yaşlılar için kalıcı sakatlıklara, gençler için bile ciddi ortopedik sorunlara yol açabilecek kadar ciddidir.
Kapıya yönelmiş bir yolcunun, tam durak yaklaşırken savrulup kapıya ya da başka bir yolcuya çarpması artık sıradan bir görüntü haline gelmiştir. Oysa bu “sıradanlık”, aslında alıştığımız bir tehlikeden başka bir şey değildir.
Toplu taşıma araçları insan mı taşıyor, yoksa dengede kalmaya çalışan bedenler mi savuruyor?
Kamu hizmeti yapan bu araçların temizliği, sürücülerinin kim olduğu ve hangi kritere sahip olması gerekliliği, hangi şartlarda nasıl çalıştırıldığını takip edip bir düzen getirmeyen ilgililer bu araç ve sürücülere yazılan cezalarla hangi soruna çare olmaktalar?
Yolcu olsun sürücü olsun aynı yolu paylaştığımızı unuttuk. Aynı şehirde yaşadığımızı, aynı havayı soluduğumuzu, aynı risklere açık olduğumuzu göz ardı ettik. Direksiyon başına geçtiğimizde veya yaya olduğumuzda insan olmaktan çıkıp yalnızca “önce ben” diyen bir refleksin parçası haline geldik.
Oysa trafik, en çıplak haliyle bir toplumsal sözleşmedir. Birlikte akıştır. Yazılı kurallardan önce, yazılmamış bir etik üzerine kurulur: Yavaşla, gör, anlayış göster ve yol ver ki akıl sağlansın. Ceza yazmak caydırıcı ve yapıcı çözüm mü?
Toplu taşıma araçlarına öncelik tanımak, sadece bir kolaylık değil; şehir yaşamını düzenleyen temel bir gerekliliktir. Bunun yanında duraklara Park etmemek, toplu taşıma araçlarının duraklara yanaşıp akışa engel olmaması, yaya geçidinde yavaşlamak veya durmak, bir lütuf değil bir zorunluluktur.
Araç içinde insanları savurmadan, güvenli bir sürüş sağlamak sürücü için “müşteri velinimetimdir” yolcu için ise “sağlanan imkan bir nimettir” anlayışı ile karşılıklı kabul ve anlayışla kısmen de olsa çözülür. Acele edip can ve mal emniyetini ihlal eden sürücü kardeşlerimiz Allah için 1 dakika sabırdan sonra yolda kalan herhangi bir araç gördünüz mü? Ardınızdan söylenen olumsuz bakış ve sözlere değer mi? Yapılan olumsuzlukların faturası karşınıza çıkmaz mı?