Kur’an-ı Kerim, Yusuf kıssasını anlatırken alışılmadık bir ifade kullanır: “Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz.” (Yusuf, 12/3)
Bu ifade, estetik bir övgü değildir. “Güzel” olan hikâye değil, kurulan yapıdır. Çünkü Yusuf kıssası, olaylar zinciri değil; insan bilincinin iç yolculuğunu gösteren bir haritadır.
Kısa Yusuf’un rüyası ile başlar. Kur’an’da Yusuf’un rüyası şöyle anlatılır: “Rüyamda on bir yıldız, güneş ve ay bana secde ediyordu.” (Yusuf, 12/4)
On bir yıldız → kardeşler, parçalı benliğin farklı hâlleri Güneş → baba, merkezi sezgi, yön gösteren bilinç Ay → anne, özün destekleyici yönü secde edenler, merkeze boyun eğen parçaları simgeler. Yusuf henüz fiziksel olarak güçsüzdür; rüya, merkezin ve özün gelecekteki düzenini önceden gösterir.
Bu kıssayı çocuklara anlatılan bir masal gibi okursak, esas meselesini kaçırırız. Kuyu, gömlek, kurt, kölelik, zindan, rüya, kıtlık, ölçü kabı… Bunların her biri insanın kendi içinde geçtiği bir eşiğe karşılık gelir.
Yusuf’un yaşı ergenlik ve bilinç uyanış dönemidir. Kuyuya atılması, sadece fiziksel bir tehlike değil; varoluşun özü olan yaratıcı ruhun ve üretken bilincin sınavıdır. Kuyu, merkezin korkularla, parçalı benliklerle ve ego saldırılarıyla yüzleştiği alandır. Öz burada yok olmaz ama görünmez.
Yusuf’u kuyuya atan kardeşler dış düşman değildir. Rekabetçi kardeş: kıskançlık, başkalarıyla kendini kıyaslama, başarı ve onay ihtiyacı. Korkak kardeş: Değişime ve bilinmeyene direnç, riskten kaçma, mevcut konforu koruma arzusu. Hırslı kardeş: sahip olma, kontrol etme ve yönlendirme isteği... Bu duygu ve dürtüler varoluşun temelidir ve erdemin ortaya çıkmasına neden olurlar.
Kuyu, dışarıdaki bir çukur değil; bedendir. Kanla, hazla, korkuyla dolu vücut kuyusu. Tanrısal öz burada yok olmaz ama görünmez hâle gelir.
Kuyuya atılan Yusuf’un kanlı gömleği, merkez olarak varoluşun yaratıcı özünün ortaya çıkışından önceki hâlini simgeler. Gömlek bilincin dış temsili, kan ise ham, henüz olgunlaşmamış yaratıcı enerjiyi gösterir.
Yusuf’un Mısır’a satılması, sosyal bir kölelikten çok daha fazlasıdır. Öz, hayatta kalma, varoluş ve varoluşu bilnir-yaşanır kılma düzeninin içine girer. Saray vardır ama bilinç toplumsal düzenin, egonun emrindedir.
Züleyha sahnesi bu noktada açılır. Züleyha şehvetin adı değildir; dağılmış benliğin özle temasıdır. İlk temas yanlıştır, çünkü sahip olmak ister. Kapılar kapanır, Yusuf kaçar. Bu bir ahlak gösterisi değil, özün hapsolmama refleksidir. Gömleğin arkadan yırtılması, Yusuf’un bu ilişkide etkin değil, maruz kalan tarafta olduğunu gösterir.
Ardından zindan gelir. Zindan, kuyunun ikinci katıdır. Bu kez bedensellik değil; suçluluk, korku ve yalnızlık devrededir. Ama Yusuf burada rüya yorumlar. Yani bilinç artık karanlıkta da çalışıyordur.
“Hüküm yalnızca Allah’ındır” sözü burada söylenir (Yusuf 12/40). Tahtta değil, zindanda. Anlamı şudur: Kararı ne arzular ne korkular ne ego, ne toplum verecek. Hüküm merkeze aittir.
Sonra kıtlık gelir. Bu ekonomik bir felaket değil; anlam kıtlığıdır. Merkez kaybolduğunda herkes aç kalır. İşte Yusuf bu aşamada çağrılır.
Kardeşler geri döner ama Yusuf’u tanımazlar. Çünkü bilinç olgunlaştığında, eski benlikler onu hemen tanıyamaz.
Bünyamin, masum ve korunması gereken öz parçayı simgeler. Alıkonması, merkezin sınavıdır. Yusuf’un eminliği, merkezin olgunluğu ve ölçüyü bilmesidir.
Son sahnede üçüncü gömlek gelir. Yusuf’un gömleği Yakup’un gözlerine sürülür ve görme geri gelir. İlk gömlek inkârdı, ikincisi masumiyetin deliliydi, üçüncüsü şifadır.
Yusuf varoluşu okuyup düşünce üretebildiği ve ölçülü-adaletli olduğu için sultan olur. Sultanlık bir makam değil, bilincin dengeye yerleşmiş hâlidir. Her insanın hayatında, ölçüyü kaybettiği bir kıtlık mutlaka yaşanır. O kıtlıkta, insanı yeniden merkeze çağıracak bir Yusuf da vardır. O nedenle “Allah’tan Ümit kesilmez” denmiştir.