Bir metni okurken aslında kendimizi okuruz. Kimimiz kelimeye takılır, kimimiz işareti kovalar. Kimimiz “ateş” dendiğinde ısıyı düşünür, kimimiz yanmayı, kimimiz arınmayı. Mesele burada başlar: literal (harfî/lafzî) okuma ile sembolik okuma arasındaki farkta.
Eğer biz sadece harf ve kelime düzeyinde bir varlıksak, harfi okuruz. Eğer bir anlam ve inanç varlığıysak, anlamı okuruz.
Literal okuma düz zemindir. Bu zemin bireyin toplumsal kültürel boyutudur) Okuyan için metin ne diyorsa odur. Musa deniyorsa toplumsal inanç, tarihsel bir peygamberdir; dağ deniyorsa coğrafi bir yükseltidir; ateş yakar. Bu okuma biçimi gereklidir. Yani şartlara uygun yaşam. Zemin olmadan bina kurulmaz. Kurulacak binadan maksat insanın kendini ve varoluşu tanıma sürecidir.
Fakat okuma yalnızca literal düzlemde kalırsa, metin bir hikâyeye ya da haber bültenine dönüşür. Oysa kutsal ve tasavvufi metinler bilgi vermek için değil, dönüştürmek için vardır. Anlattığı hakikatin yaşanmasını ister. Çünkü yaratıcıya nispet edilen söz, canlı kabul edilir; yönünü ona çeviren insanda can bulur.
Sembolik okuma ise kelimenin iç boşluğuna kulak vermektir. Mesela Musa’nın Tûr’a çıkışı… Bu yalnızca bir coğrafi yükseliş midir, yoksa bilincin eşik atlaması mı? Dağ, insanın kendi varlık katmanları olabilir. Çıkış, kendine gelme çabasıdır. Yanan çalı, uyanmış bilinçtir. Metni yalnızca fiziksel olay olarak okursak mucizeyi tartışırız; sembolik olarak okursak dönüşümü konuşuruz.
İşin düğüm noktası da burada. Mucize doğa üstü bir olayın meydana gelişi değil aklın aciz kalmasıdır. Yani etten kemikten yapılma bedenin konuşuyor olması, şartlı toplumsal akıl kapasitemizin açılmasıyla olayla bağ kurmaya başlamasıdır.
Benzer şekilde Ibrahim’in ateşe atılması. Literal düzlemde bu, doğa yasalarının askıya alınmasıdır. Sembolik düzlemde ise ateş, varoluşun yakıcı hakikatidir. Bizim o hale düşüp yaşamamız ise egonun o ateşe dayanaması. benliğini hakikate teslim olarak ateşin “gülüstan” olmasıdır Bu, psikolojik ve ontolojik bir dönüşüm modelidir. Ateş burada fizik değil, ilahi aşktır. Dönüşüm ve arınma aracıdır.
Peki ledün ilmi nedir?
Ledün ilmi, zahir bilginin ötesindeki idraktir. “Ötesi” derken büyücülükten söz etmiyoruz. Bilginin derinleşmesinden söz ediyoruz. Bir metnin görünen anlamı vardır; bir de insanın iç tecrübesinde açılan anlamı. Ledün, dışarıdan ezberlenmez; içeride inşa edilir. Bu yüzden tasavvuf geleneği sadece okumayı değil, yaşamayı şart koşar.
Hz. Muhammed’e (SAV) ulaşmak da bu bağlamda tarihsel mesafeyi kapatmak değildir. Onun temsil ettiği bilinç düzeyine yaklaşmaktır. Ahlaki kemale, idrak berraklığına, merhamet ufkuna. Bu bir yolculuktur; slogan değil.
Burada tehlikeli bir yan yol da vardır: Sembolü keyfî yorumlamak. Her sembol istediğin anlama çekilirse, metin aynaya döner; herkes kendini görür, hakikati değil. O yüzden sembolik okuma disiplin ister. Dil bilgisi, tarih bilgisi, kültür bilgisi… Ve en önemlisi entelektüel dürüstlük. Bilmediğini bilmek.
Literal okuma olmadan sembol havada kalır. Bunun dindeki karşılığı şeriata uymayan hallerin yapıcı ve bilimsel olmadığı anlatısıdır.
Sembol olmadan literal okuma kurur. Biri iskelet, diğeri ruhtur. Sadece kemikle insan olmaz; sadece ruhla da beden ayakta durmaz.
Bugün en büyük problem iki uç arasında savrulmamızdır. Ya her şeyi harfiyen donduruyoruz ya da her şeyi keyfî sembole çeviriyoruz. Oysa mitolojik ve dinî metinler çok katmanlıdır. Bu katmanlar arasında dolaşırken haddimizi bilmek gerekir. Anladığımızı öne alıp anlamadığımızı inkâr etmeden, reddetmeden okumak gerekir.
Çünkü metin, insanın kendine tuttuğu aynadır. O aynaya bakmaya cesaret eden için ledün kapısı aralanır.