Kararı verenle bedelini ödeyen arasındaki uçurum, insanlığın en büyük ahlaki krizidir.

İnsan doğanın dışında değildir. Doğadan doğar, onunla beslenir, onun havasını solur, suyunu içer ve sonunda yine ona döner. Buna rağmen insan, doğayı kendisinin dışında ve üzerinde tasarruf edebileceği bir varlık olarak gördüğü anda büyük bir yanılgının içine düşer.

Doğaya yapılan her türlü tahribatı yalnızca bir “çevre sorunu” olarak görmek bu nedenle eksiktir. Ormanı yok etmek, toprağı zehirlemek, suyu kirletmek, canlıların yaşam alanlarını parçalamak; insanın kendi varlık kaynağına yönelttiği bir saldırıdır.

Bu anlamda doğa yalnızca üzerinde yaşadığımız yer değildir. Doğa annedir. Bizi doğuran, besleyen, barındıran ve yaşamımızı mümkün kılan bütündür. Toprak, su, hava, bitki, hayvan ve insan; aynı yaşamın birbirinden koparılamayacak parçalarıdır.

Bu nedenle doğaya yöneltilen sınırsız tahakküm, mecazi anlamda anneye yöneltilmiş bir tecavüzdür. Çünkü burada söz konusu olan, karşı tarafın sınırlarını, bütünlüğünü ve var olma hakkını yok sayarak kendi iradesini zorla dayatmaktır.

Fakat bugün bu tahribatın önemli bir bölümü, doğayla doğrudan ilişki içinde yaşayan insanın elinden çıkmamaktadır. Kararı alan ile kararın sonucunu yaşayan insan birbirinden uzaklaştırılmıştır.

Bir şirketin toplantı salonunda alınan kararın karşılığı kilometrelerce uzakta kesilen bir orman olabilir. Bir yatırım projesinin kâğıt üzerindeki karşılığı, başka bir yerde yok edilen bir yaşam alanıdır. Bir fabrikanın üretim hesabındaki “atık”, bir köyün içme suyudur. Bir maden projesinin bilançosundaki “kaynak”, başka bir canlının binlerce yıllık yaşam alanıdır.

Kararı veren kişi ise çoğu zaman bunların hiçbirini görmez.

İşte burada akıl ile vicdan birbirinden ayrılır.

Bu insanlar çoğu zaman akılsız değildir. Tam tersine; eğitimli, teknik bilgiye sahip, hesap yapabilen, planlayabilen ve karmaşık sistemleri yönetebilen insanlardır. Sorun akıllarının olmaması değil, akıllarının vicdandan koparılmasıdır.

İnsan yaptığı işin sonucunu görmediğinde, yaptığı işi yalnızca bir görev olarak algılamaya başlar.

“Ben sadece karar uyguluyorum.”

“Ben sadece projeyi hazırlıyorum.”

“Ben sadece yatırım yapıyorum.”

“Ben sadece şirketin çıkarlarını düşünüyorum.”

“Ben sadece bana verilen görevi yerine getiriyorum.”

Böylece insan, yaptığı eylemin ahlaki sorumluluğunu kendi üzerinden kaldırıp sistemin üzerine bırakır.

Oysa doğada bunun karşılığı yoktur. Doğaya zarar veren kararın altında şirketin adı yazsa da, kurumun adı yazsa da, devletin ya da başka bir örgütün adı yazsa da, sonuçta o kararı alan ve uygulayan insanlardır.

Buradaki temel sorun, insanın toplumdan ve yaşamın gerçekliğinden koparılmasıdır. İnsan ailesiyle, mahallesiyle, toprağıyla, suyuyla, hayvanıyla ve diğer insanlarla kurduğu doğrudan bağlardan uzaklaştıkça, yaptığı işin sonucunu yalnızca rakamlarda görmeye başlar.

Oysa bir insanın vicdanı, yalnızca kafasının içinde oluşmaz. Yaşadığı çevreyle kurduğu ilişki içinde gelişir.

Çocuğunun içtiği suyu bilen insan için su yalnızca “kaynak” değildir.

Çevresindeki ormanı bilen insan için orman yalnızca “hammadde” değildir.

Toprağını bilen insan için toprak yalnızca “arazi” değildir.

Hayvanla aynı yaşam alanını paylaşan insan için hayvan yalnızca “üretim girdisi” değildir.

İnsan yaşamdan uzaklaştıkça, yaşamı rakamlara dönüştürür. Ve rakama dönüşen şeyin yok edilmesi kolaylaşır.

Asıl tehlike de burada ortaya çıkar: Akıl, vicdandan ayrıldığında insanın yıkım kapasitesi büyür. Çünkü akıl planlar, hesaplar, organize eder ve uygular. Vicdan ise “Bunun sonucunda ne olacak?” diye sorar.

Vicdan susturulduğunda akıl yalnızca “Nasıl yapabilirim?” sorusuna cevap verir. Oysa insanlığın sorması gereken soru bundan önce gelir: “Bunu yapmaya hakkım var mı?”

Doğaya yapılan tahribatın en büyük trajedisi, insanın kendi annesine zarar verirken bunu çoğu zaman “gelişme”, “yatırım”, “üretim” veya “ekonomik büyüme” adı altında yapmasıdır.

Anne artık anne olarak görülmez.

Toprak arsaya dönüşür.

Orman keresteye.

Nehir enerjiye.

Hayvan ürüne.

İnsan ise iş gücüne.

Her şey kendi bütünlüğünden koparılır ve kullanılacak bir nesneye dönüştürülür. Sonra insan, bütün bunların sonucunda ortaya çıkan yıkıma bakıp “çevre sorunu” der.

Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. Mesele, insanın kendi varlık kaynağıyla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. İnsan doğayı yok ettiğinde aslında dışındaki bir şeyi yok etmez. Kendisini taşıyan sistemi parçalar. Annesine zarar verir.

Ve unutulmaması gereken şudur: Anneye verilen zarar, sonunda çocuğun bedeninde ortaya çıkar.

Bugün kirlettiğimiz su yarın bedenimize girer. Zehirlediğimiz toprak soframıza gelir. Yok ettiğimiz orman nefesimizden eksilir. Bozduğumuz iklim çocuklarımızın hayatına dönüşür.

Bu yüzden doğayı korumak, doğaya iyilik yapmak değildir. Kendimizi korumaktır. Çünkü insan doğanın sahibi değil, çocuğudur. Çocuğun annesine hükmetmeye çalışması ise sonunda yalnızca annenin değil, çocuğun da yıkımıdır.