Türkçede küçük ama iki ayrı âlemi barındıran bir kelime var: el.

Bir elimizle dünyaya dokunur, tutar, taşır, üretiriz. Diğer “el” ise bizden olmayanı, yabancıyı anlatır. Aynı sesin altında iki ayrı anlam… Bu tesadüf bana insanın varoluş hikâyesini hatırlatıyor.

İnsan önce elini uzatır. Dışarıya dokunur, ötekiyle temas eder. Böylece “ben” ile “sen” arasındaki çizgi belirginleşir. Sonra bir gün, insan kendi kendine dışarıdan bakmaya başlar. Kendini gözleyen, sorgulayan, “Bu bedenin içindeki ben kimim?” diye soran bir bilinç doğar.

İşte yabancılaşma tam burada başlar. İnsan kendini bir “öteki” gibi görmeye başladığında, içindeki ile dışındaki arasında bir mesafe oluşur. Ve bu mesafe, belki de en büyük soruyu doğurur: “Ben nedir? Beni var eden nedir?”

Kendi varlığının kaynağını kendinde bulamayan insan, gözlerini kendi dışına çevirir. Daha büyük, kendisini kuşatan bir hakikat arar. İşte tam bu noktada Tanrı düşüncesi belirir.

Bunu “insan Tanrı’yı uydurmuştur” diyerek basitleştirmek istemem. Çünkü mesele çok daha derin: İnsan, Tanrı’yı arayabilmek için önce kendine yabancılaşacak kadar bilinçlenmek zorundadır. Kendini sadece yaşayan bir beden sanan canlı, bu soruyu sormaz. Ama kendini sorgulayan bilinç, ister istemez “öte”ye yönelir.

Türkçedeki “el” kelimesi bu yolculuğu ne güzel özetler: Elimizle uzanır, yabancıyla karşılaşırız. Yabancıyla karşılaşınca kendimizi fark ederiz. Kendimizi fark edince kendimize dışarıdan bakarız. Ve sonunda kendi sınırımızı aşan bir hakikati ararız.

Bu noktada kadim bir çağrışımı da paylaşmak isterim.

Akad döneminde, yani insanlığın yazılı tarihinin en eski katmanlarında, tanrıya verilen isimlerden biri “El” veya “Il” dur. Dilbilimciler bu kelimenin “güçlü, önde gelen” anlamına gelen kadim bir kökten geldiğini söyler. Ama aynı kelimenin, “ilim” ile olan yakınlığı düşündürücüdür. İlim, bilmek, varlığın bilincine varmak demektir.

Tarihsel olarak bu iki kelime arasında doğrudan bir etimolojik bağ kurmak zor olsa da, felsefi olarak insan zihni bu çağrışımı hemen yakalar: El/Il, yalnızca bir varlık değil, aynı zamanda o varlığın bilincidir. Kendi varlığını bilen, gören, kuşatan hakikat… İnsanın “ilim” dediği şey, varlığın farkına varışıdır. O halde Tanrı, “El” adıyla, hem var olan hem de var oluşun bilincinde olandır.

Belki de insanın Tanrı arayışı, bu iki anlamın birleştiği noktada gizlidir: İnsan eliyle dışarıya uzanır, “el” (yabancı) ile karşılaşır, kendine yabancılaşır, sonra bu yabancılığın içinden “El” (var eden ve bilen) ile karşılaşmayı diler.

Belki Tanrı arayışı, bu hareketin en uç noktasıdır. İnsan kendi içine kapanarak değil, kendi sınırının farkına vararak aşkın olana yönelir. O yüzden yabancılaşmayı sadece olumsuz görmek eksik kalır. İnsan kendine tamamen yabancılaşırsa kaybolur; ama kendine dışarıdan bakacak mesafeyi bulursa, tanımaya başlar.

Tasavvufun diliyle söylersek, insan kendini Tanrı’dan ayrı gördüğü sürece “ben” der. Ama kendi varlığının mutlak olmadığını fark ettiğinde, bu ayrım sorgulanır hale gelir. Belki de bütün arayış, “el” ile “El” arasındaki mesafeyi anlamaktır: Uzanırız, yabancıya dokunuruz, sonra kendimize yabancı olduğumuzu fark ederiz ve bu yabancılığın içinden bizi aşan, bizi bilen hakikati ararız.

Yolun sonunda belki de insan, kendisini kendisinden daha iyi bilen bir hakikatle karşılaşır. Ve o zaman asıl soru ortaya çıkar:

Ben O’na mı yabancıyım, yoksa kendime mi?