İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği varlığını anlamaya çalışan bir canlı olmasıdır. Bir yanda aklının ışığıyla evreni ölçüp biçmek isterken diğer yanda kendi içine yönelerek hakikatini aramaya koyulur.
Bu iki yöneliş, tarih boyunca iki ayrı yol olarak var oldu. Birisi göğe uzanan ağaç ve varoluşunu ve amacını incelerken diğeri ağacın kökünü? çekirdeğinin içini araştırarak ağacı tanıma, anlama ve ağaç olma yolundadır. Oysa tohum ağaçta aşikar ağaç ta tohumda gizli ve varoluş turunu temsil ettiği görülmektedir.
Bu söyleneni bilmeyen yok gibi. Bilme ile halloluyorsa bu arayış niye?
Felsefe, binlerce yıldır “bilgi sevgisi” diye tarif edilir. Antik Yunan’dan beri hakikati aklın merceğiyle büyütüp incelemeye çalışan bir yöntemdir. Soru sorar, karşılık ister, itiraz eder, gerekçe arar. Bilgi onun için sahip olunacak bir şey değil, uğruna peşine düşülen bir tutkudur. Bir tür zihinsel aşk.
Tasavvuf ise başka bir tondadır. Hakikati dışarıda aramaz; insanın iç dünyasında yanan küçük kıvılcımın fark edildiği anda parlayabileceğini söyler. Orada bilgi ispatlanacak değil yaşanacak bir hâl olur. Felsefenin kanıtladığı şeyi tasavvuf sezmek yaşamak ister. Felsefe zihni parlatır, tasavvuf gönlü arındırır. Yaşamı sevdirir.
Bu iki yolun zaman zaman birbirine dokunması rastlantı değil. Hem aradıkları şey aynı: insanın hakikatle bağı. Ama kullandıkları araçlar farklı. Filozof, aklın ince işçisidir; sûfî ise iç sesin terbiyecisi. Biri kavramlarla çalışır, diğeri hâllerle. Biri sorar, diğeri susmayı öğretir.
Tasavvufun yaptığı, felsefenin aradığı bilginin başka bir düzlemde işlenmesidir. Felsefe düşüncenin disiplinini kurar; tasavvuf iç dünyanın ritmini. Aynı hakikatin iki ayrı yankısı gibi düşünmek daha yerinde olur.
Tarihin bazı anlarında bu iki yolun birbirine nasıl göz kırptığını biliyoruz
İbn Arabî henüz çok genç, daha yirmili yaşlarında. İbn Rüşd ise yaşlanmış, aklın kudretine inanan ve Aristo düşüncesini İslam dünyasında zirveye taşıyan büyük filozof. İbn Rüşd, bu genç adam hakkında olağanüstü hâller duyduğu için onunla tanışmak ister. Yani akıl, sezginin karşısına çıkmayı talep eder.
Genç İbn Arabî kapıdan girer.
İbn Rüşd sorar:
“Senin yaşadığın keşif ve ilham hâlleri, bizim akılla ulaştığımız sonuçlarla uyumlu mudur?”
İbn Arabî önce “Evet” der. Sonra kısa bir sessizlik. Ardından “Hayır” der.
İbn Rüşd’ün yüzü bir anda değişir. Hem sevinir, hem şaşırır, hem de düşüncelere gömülür. Çünkü bu “evet” ve “hayır”, akıl ile sezgi arasındaki sınırın en yalın ifadesidir. Hakikat aynı olabilir; ama yöntemlerin yolu, teması, derinliği aynı değildir. Aklın hakikate ulaştığı yer ile sezginin ulaştığı yer birbirine dokunabilir… ama aynı düzlemde gerçekleşmez.
Rivayet şöyle biter:
İbn Rüşd bu cevabı alınca içinden “Bunu doğrulayan biriyle karşılaştım” der. Yani aklın sınırlı olduğunu kabullenir, fakat aklın değerini de bırakmaz; sadece hakikatin tek anahtarı olmadığını fark eder.
Bugünün dünyasında bu ayrım daha da görünür hâle geldi.
Aklın bilgisi ile kalbin bilgisi birbirine üstünlük kurmaya çalışıyor. Oysa insan, ikisine birden ihtiyaç duyan bir varlık. Ne sadece akılla bütünleşebiliyor ne sadece duyguya yaslanabiliyor.
Belki de çözüm, bu iki yolu birbirine yamamakta değil; ikisinin de kendine özgü değerini teslim etmekte. Hz. İsa efendimizin dediği gibi: Sezarın hakkı Sezara, Babanın hakkı babaya. (Aklın karşılığı bilgi, kalbin karşılığı sevgidir)
Bilgiyi (aklı) nasıl daha çok sevebilirim sorusuna dönüştürerek varoluş ve varlığın hizmetine girebilene ne mutlu.