İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir varoluşun içine doğar. Gözlerini açtığında hayat çoktan başlamıştır. Bir dilin, bir kültürün, bir tarihin ve sayısız ilişkinin ortasında bulur kendini. Sonra görmeye, sorgulamaya, anlamaya ve tanımlamaya başlar.

Her insanın varoluşu algılayışı kendi gerçeğidir. Hafızasıyla, tecrübeleriyle, inançlarıyla, korkularıyla ve umutlarıyla kurduğu anlam dünyasıdır. Bu yüzden her insanın gerçeği farklıdır. Çünkü herkes varoluşun başka bir yüzünü görür.

Fakat hakikat bundan daha büyüktür. Hakikat, tahakkuk eden şeydir. Olandır. Bizim yorumlarımızdan bağımsız olarak varlığını sürdüren düzendir.

İnsan ömrü boyunca kendi gerçeğinden yola çıkarak hakikate yürür. Ancak bu yürüyüş kendiliğinden olmaz. Çünkü insan yönsüz yaşayamaz. Bir başlangıç noktası olduğu gibi bir yönünün ve hedefinin de olması gerekir.

İnsan kelam eden (konuşan) varlık olması hesabı ile tutamağı da kelam iledir. Söz vermek, bir yön seçmektir. Bir istikamete bağlanmaktır. Bir hakikati kendisine ölçü edinmektir.

"Öl söz verme, öl sözünden dönme" sözü bu yüzden söylenmiştir. Çünkü insan sözünden tutulur. Hayvan yularından tutulur. İnsan ise kendi iradesiyle bağlandığı sözün içinde insanlaşır.

Salâtın sembolik dili tam burada başlar. Salât yalnızca belirli hareketlerin tekrarı değildir. Önce niyet vardır. İnsan neye yöneldiğini belirler. Sonra kıble vardır. Dağınık yönelişler ortak bir merkezde toplanır. Ardından ikrar – kabul ediş gelir. Dil, kalbin yöneldiğini söze dönüştürür. Sonra beden devreye girer. Söz davranış olur. Niyet, yön, söz ve eylem birleşir. Salât, insanın kendi içinde dağılmış parçalarını bir araya getirme çabasının; düşüncenin, sözün ve davranışın aynı çizgide buluşmasının sembolik anlatımıdır.

Tevhit de budur. Tevhit yalnızca sayısal bir birlik değildir. İnsanın parçalanmış hâlinden kurtulup kendi içinde bir olmasıdır. İnandığıyla yaşadığının birleşmesidir. Söylediğiyle yaptığının aynı yere çıkmasıdır.

Hac ise bu hakikatin toplumsal ölçekte görünür hâle gelmesidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar farklı renkleri, dilleri, kültürleri ve hayat hikâyeleriyle gelirler. Her biri kendi gerçeğini taşır. Fakat hepsi aynı merkeze yönelir.

Burada Kâbe'nin anlamı taş duvarlarında değildir. Merkez oluşundadır. Daha da dikkat çekici olan, merkezin içinin boş olmasıdır. Çünkü hakikat herhangi bir insanın, herhangi bir grubun, herhangi bir ideolojinin mülkü değildir. Merkezin boşluğu, merkeze hiçbir putun yerleştirilemeyeceğini anlatır.

İnsanlık tarihinin putları yalnızca taş ve ağaçtan yapılmış heykeller değildir. Para da put olabilir. Makam da put olabilir. Nüfuz da put olabilir. Şöhret de put olabilir.

Bilgi de put olabilir. Hatta insanın kendi benliği bile put olabilir. Lat, Menat ve Uzza yalnız tarihin içinde kalmış isimler değil; insanın merkeze yerleştirdiği her şeyin sembolü olarak okunabilir.

Hac, insanı bu putlarla yüzleştirir. Merkeze para konulamaz, makam konulamaz. Merkeze soy, sınıf, kavim ve kimlik konulamaz. Çünkü bunların hepsi çokluğun parçalarıdır. Merkez ise hepsini kuşatan birliktir. Bu nedenle hac, çokluğu yok etmek değildir. Çokluğu birliğe taşımaktır. Her insan kendi gerçeğiyle gelir. Fakat merkezin etrafında dönerken, kendi gerçeğinin hakikatin tamamı olmadığını fark eder.

Belki de insanın bütün yolculuğu budur. Kendi gerçeğini mutlaklaştırmadan yaşamak. Hakikate yönelmek. O yönelişi sözle ikrar etmek. Ve verdiği sözü hayatıyla doğrulamak. Salât bunu her gün insana hatırlatır. Hac ise bunu bütün insanlığa gösterir.

Çünkü hakikate ermek, bir bilgiye sahip olmak değil; dağılmış benliği bir merkez etrafında toplamak ve o merkezin gereğini yaşamaktır.