Bir insana neden saygı duyarız? Makamından dolayı mı? Mesleğinden dolayı mı? Bilgisinden, servetinden, gücünden dolayı mı?
Eğer saygının kaynağı bunlarsa, makam gidince saygı da gider. Servet kaybolunca değer de kaybolur. İnsan yaptığı iş kadar eder hâle gelir.
Oysa insan yaptığı işten daha büyüktür.
Bir insan toplum içinde öğretmen olabilir, doktor olabilir, işçi olabilir. Hatta hırsız, dolandırıcı ya da suçlu da olabilir. Bunlar onun yaptığı işler, tercihleri ve karakterinin görünür taraflarıdır. Fakat insan bunlardan ibaret değildir.
Bir annenin evladıdır.
Bir çocuğun babasıdır.
Bir kardeştir.
Bir komşudur.
Bir vatandaştır.
Bir zamanlar umutları, korkuları, hayalleri olmuş bir insandır.
İşte insana saygı burada başlar.
Çünkü saygı, davranışı onaylamak değildir. Yanlışı doğru kabul etmek değildir. Bir insanın suç işlemesi, kötülük yapması veya görevini kötüye kullanması eleştirilmeyeceği anlamına gelmez. Adalet varsa hesap da vardır.
Fakat hesap sorarken insanı yaptığı eyleme indirgememek gerekir.
Mahkemeler insanı değil, suçu yargılar.
Ceza insanın varlığına değil, davranışına verilir.
Çünkü insanın değeri ile davranışının değeri aynı şey değildir.
Bugün iyi dediğimiz insan yarın hata yapabilir. Bugün yanlış yapan biri yarın doğruyu bulabilir. Hayat bunun örnekleriyle doludur. Eğer insanı tek bir sıfata mahkûm edersek, değişim ihtimalini de ortadan kaldırmış oluruz.
Belki de bu yüzden en zor saygı biçimi insana duyulan saygıdır.
İnsan hata yapar, yanılır, düşer, kalkar, yeniden dener.
Onun için insana saygı, kusursuza duyulan hayranlık değildir. Kusurların içindeki değeri görebilmektir. Ayrıca kusur da bir görevdir. Bütünü oluşturan parçanın olmazsa olmazlarındandır.
Yunus Emre'nin yetmiş iki millete bir göz ile bakabilmesi, insanları kusursuz görmesinden değil, insan olmanın ortak paydasını görebilmesindendir. İnsan-ı kâmil dediğimiz mertebe de tam burada başlar. İnsanları sınıflarına, makamlarına, inançlarına veya hatalarına göre değil; insan oluşlarına göre değerlendirebilmek...
Çünkü insanı sadece mesleğiyle tanımlarsak doktor emekli olunca, işçi işsiz kalınca, yönetici makamını kaybedince değersizleşir. İnsanı sadece hatasıyla tanımlarsak tövbe ve dönüş kapısını kapatırız.
Ve insan, nerede bulunursa bulunsun. Ne kadar düşerse düşsün. Sadece o yere yakışır yaşayıp yaşamadığıyla sınanır. Kabulleniş, hak görme, kusurun ve çözümün kendinde olduğunu bilme özgürlüğe atılan ilk adımdır.