Nefis, akıl ve gönül adlı kavramlar etkisi varoluş-beden denilen mevcutta ortaya çıkan soyut kavramlardır. Bu kavramları aynı masaya oturtmak, üç huysuz filozofu aynı odaya kapatmaya benzer.
Hepsi kendi hakikatinden emindir, hepsi kendince doğruyu bulmuştur; ancak aynı yönde yürümeleri için derin bir iç diplomasi, sabırlı bir uzlaşı gerekir.
Nefis, hayatta kalmanın en kadim motorudur. Bedensel arzular, korkular, dürtüler, konfor arayışı onun dilidir.
Nefsi “istekler ve arzu edilenler” olarak da ele alabiliriz.
Varoluşun damlası olan bu beden fabrikası durmasın, aç kalmasın, keyif alsın, güçlü olsun diye sürekli talepte bulunan bölüm. Talepkâr, sabırsız ve etkili. Fakat fabrika yönetimini tek başına ona bırakırsan üretim çizelgesi kaosa döner.
Akıl ise daha yeni bir model; sadece bir yol bulma aracı değil, fabrikanın mimarı ve mühendisi gibidir. Planı çıkarır, risk analizi yapar, kaynakları hesaplar, neyin işe yarayıp neyin çöpe gideceğini belirler.
Gönül, fabrikanın ürününün neye hizmet edeceğini belirleyen anlam merkezidir. Bir fabrikanın yalnızca üretim yapması değil, hangi değere dönüştüreceği de gönlün alanıdır. Ürünün, uygulamanın hangi ruha sahip olacağını gönül belirler. Aksi hâlde akıl çalışır, nefis ister ama ortaya ruhsuz, yönsüz bir üretim çıkar. Değerler, anlam, empati, sevgi, estetik, iç titreşimler onun alanıdır.
Bu üçü tamamen birleşir mi? Kusursuz bir senfoni haline gelmeleri belki de insanın ulaşamayacağı bir ütopyadır. Yine de, birbirlerini tamamlayacak bir uyum yakalamaları mümkündür. Bunu şöyle bir benzetmeyle düşünebiliriz:
Varoluş-beden; sahibi, işleticisi gözükmeyen bir fabrikadır. Hammaddeler, makineler, enerji ve üretim kapasitesi buradadır.
Nefis, “Şunu istiyorum, bunu arzuluyorum!” diye sürekli emir veren, sabırsız bir müşteri gibidir.
Akıl, mühendis ve planlayıcıdır; nasıl yapılacağını, hangi yoldan gidileceğini, neyin mümkün olduğunu hesaplar.
Gönül ise ürünün ruhu ve amacıdır; yapılan işin insanda nasıl bir yankı uyandıracağını, ne anlam ifade edeceğini belirler.
Bu dört unsur birbirine yaslandığında, insanın iç ve dış düzeni inşa olur, bir olur. Bu göreli uyum, insanı hem dengede tutar hem de yaşama bir yön verir.
Peki bu uyum nasıl sağlanır?
Nefsin ne istediğini görmezden gelmeden, ancak aklın ölçüsünü ve gönlün yönünü onun üzerine koyarak bir denge kurulabilir. Nefsi bastırmak çoğu zaman patlamaya yol açar; onu yok saymak yerine ehlileştirmek gerekir. Akıl, bu süreçte çoban gibi çalışır; güdüleri yönlendirir, sınırları belirler. Gönül ise akla, “Nereye gidiyoruz? Bu yol nereye çıkıyor?” diye sorarak yön verir.
Bir noktada şu anlaşılır: Nefis bireyin istemeyle susmaz, akıl güvenmez, gönül açılmaz. Üçü de ikna ister. Bu ikna sürecinin adı ise farkındalıktır. İçinde olup biteni kendinden gizlemediğin anda, bir tür iç barış başlar.
Bu üçlünün uyumu, bir kerelik bir buluşma değildir. Daha çok, ömür boyu süren bir müzakere masasıdır. İyi haber şu ki, masanın başkanlığını uygulayıcıya-yani sana-verirler; kötü haber ise, hepsinin sesi hiç susmaz, çıkmaya devam eder. Yine de insan, bu karmaşadan, bu diyalogdan, çoğu zaman kendi güzelliğini ve derinliğini çıkarır.
Nihayetinde, güzel ahlakı tamamlamak; nefsi, aklı ve gönlü bir rıza ve sevgi ile karşılamakla mümkün olur. Çünkü her biri, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır.