Kur'an’daki “Ve’lemû enne fîkum Resûlallah” Resulullah içinizdedir ifadesi, dışarıda duran bir figürden çok insanın içinde açılan idrak kapasitesine işaret eder. Bu okuma biçiminde Hz. Muhammad, insanın ulaşabileceği en berrak bilinç ve yöneliş halinin tarihsel görünümü olarak anlaşılır.
İnsan burada iki düzlemde yaşar: beden ve idrak. Beden korkuya, açlığa ve yoksunluğa açıktır; idrak ise bu durumları anlamlandıran ve dönüştürebilen iç alandır.
Kur’an’daki Bakara 155’te geçen korku, açlık ve eksilme hali, yalnızca bireysel bir sınama değil, insanın bağlılıklarının açığa çıkarılmasıdır. İnsan neye tutunduğunu, neyi kaybetmekten korktuğunu bu durumlarda görür.
Burada temel bir gerçek belirir: İnsan ne haldeyse, o hal üzerinden yönetilir. Korku içinde olan korkuyla, bağımlılık içinde olan bağımlılık üzerinden yönlendirilir. Bu yalnızca bireysel bir durum değil, toplumsal ölçekte de geçerlidir. Toplumun bilinç seviyesi, üretim ilişkileri ve bağımlılık yapısı, yönetim biçiminin niteliğini belirler.
Hz. Muhammed’in ortaya çıktığı M. 5-6 Yüzyılda Mekke döneminde bu yapı açık şekilde görülür. Baskı ve korku, yalnızca inançsal ve ideolojik bir araç değil; aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir kontrol mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanlar geçim kaynakları, sosyal statüleri ve güvenlik ihtiyaçları üzerinden değerlendirilip yönlendirilmiş, bu yapı dışına çıkanlar ise hem ekonomik hem de toplumsal baskıyla- dışlanmayla karşılaşmıştır. Bu süreç, yalnızca bir inanç çatışması değil, aynı zamanda bir ayrışma, hicret-yabancılaşma doğurmuştur.
M.622 tarihli Medine Sözleşmesi bu bağlamda, farklı toplumsal ve inanç gruplarının bir arada yaşayabilmesi için geliştirilen erken bir siyasal ve toplumsal düzen arayışı olarak ortaya çıkmıştır. Bu düzen, çoklu yapıyı çatışma yerine bir denge içinde tutma girişimidir. Yani farklı bilinç ve aidiyetlerin belirlenen üst ilkede aynı toplumsal çerçevede yönetilmesi hedeflenmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, sözleşme yalnızca bir yönetim modeli değil, aynı zamanda parçalanmış bir toplumsal yapıda yeni bir birlik arayışıdır. Ancak bu model tek başına kalıcı bir çözüm üretmemiştir. Çünkü asıl belirleyici olan şey, toplumun dışsal düzeni değil, içsel bağımlılık düzeyidir.
Eğer toplum ekonomik, psikolojik ve sosyal olarak güçlü bağımlılık ilişkilerine sahip olsa da gelişmiş yönetim biçimleri bu bağımlılıkları yeniden üretme riski taşır. Çünkü yönetim biçimi, toplumun iç yapısından bağımsız değildir; onun yansımasıdır.
Bu nedenle dönüşüm yalnızca yönetim modelinin değişmesiyle gerçekleşmez. Gerçek dönüşüm, toplumun bağımlılık ilişkilerinin çözülmesi ve bireyin idrak seviyesinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkar. Aksi halde dışsal düzen değişse bile içsel yapı aynı kaldığı için eski kontrol biçimleri farklı şekillerde yeniden üretilebilir. Cumhuriyet dönemi yönetim biçimi bunun açık göstergesidir.
“Resulullah içimizdedir” düşüncesi de bu noktada yeniden anlam kazanır: insanın içindeki idrak kapasitesi açıldıkça hem bireysel hem de toplumsal bağımlılık yapıları çözülmeye başlar.
İdrak çözüldükçe dışsal kontrol zayıflar, ama bu boşluk dağılma değil yeni bir iç düzenin doğuşudur. Bu düzen, korku ve bağımlılık üzerinden değil, insanın kendi farkındalığından beslenen bir yönelimle kendini yeniden kurar. Bu, kendini gözlem ve teşhis, sorgulama, ilim ve tefekkür, eylem ve deneyimleme ile pekiştirme; gerçekleştirme sürecidir.
Yönetim biçimi, toplumsal yapı ve bireysel bilinç birbirinden ayrı değil, aynı bütünün farklı katmanlarıdır. Gerçek dönüşüm ise ancak bu üç alan birlikte değiştiğinde mümkündür. Bu da bir yerde zihniyet meselesidir.
Zihniyet sadece “uyum” üretmez; aynı zamanda ya insanı korkuya ve bağımlılığa kapatır ya da farkındalıkla genişleyen bir idrak alanına dönüştürebilir.
Bu dönüşüm gerçekleştiğinde yönetim biçimleri (monarşi, demokrasi, oligarşi vb.) isim olarak değişse bile, insanın içindeki farkındalık seviyesi belirleyici hale gelir. Çünkü asıl belirleyici olan sistemin adı değil, o sistemi algılayan zihniyettir.
Resul, insanın içindeki dağınık bilinci toparlayan, korku ve bağımlılıkla şekillenmiş zihniyeti fark ettiren ve onu daha yüksek bir idrak seviyesine taşıyan yönüdür. Yani kontrol eden bir otorite değil, kontrolü çözen bir farkındalık hattıdır.