Bugün secde kelimesi geçtiğinde zihnimizde canlanan şey neredeyse otomatik: belirli bir hareket, belirli bir zaman, belirli bir açı. Alın yere değdi mi mesele kapanıyor. Oysa tam da burada büyük bir zihinsel kısalma var. Çünkü secde, en başından beri bir beden meselesi olmaktan çok, yön meselesiydi.
İnsan bedeni kolay eğilir. Yerçekimi bile yeter. Asıl zor olan, iradeyi eğmektir. Kendi merkezini terk etmek, benliğin tahtından inmektir. Bugün en az yapılan şey de budur. İnanç, çoğu zaman insanın kendini kutsallaştırmasının aracı hâline geliyor. “Ben doğru taraftayım” duygusu, secdenin yerine geçiyor. Oysa asıl kırılması-yüzleşilmesi gereken bu duygudur. Çünkü secde, mevzi almak değil mevzileri dağıtıp özgürlüğe baş koymanın ilk adımıdır.
Modern insan meleklere de benzer bir muamele yapıyor. Ya tamamen masal deyip çöpe atıyor ya da çocukça bir gerçeklik gibi savunuyor. İkisi de düşünmeyi iptal eden tavırlar. Oysa melek dediğimiz şey, insanın evrenle kurduğu bilinçli ilişkiyi temsil eden bir kavram olarak okunduğunda anlam kazanır. Düzen, ölçü, denge, bilgi… Bunlar olmadan ne evren anlaşılır ne de insan kendini tanır. Gökte kanat aramak, yerdeki sorumluluğu unutturur.
Hakka suresi 17’nci ayette: “O gün Rabbinin Arş’ını onların üstünde sekiz (melek) taşır.” Buyurulmuştur. Bu meleklet İlim, irade, kudret, adalet, hikmet, denge, rahmet hakikat olarak okunabilir.
İnsanın merkezde oluşu meselesi de yanlış yerden tartışılıyor. “İnsan eşref-i mahlûkattır” denildiğinde çoğu kişi bunu doğal bir üstünlük payesi gibi okuyor. Oysa bu, verilmiş bir madalya değil, yüklenmiş bir borçtur. İnsan, ancak arındığı ölçüde merkezde durabilir. Aksi hâlde merkez dediği şey sadece egosudur. Arınmamış bir bilinç, secde edilen değil, secdeyi kirleten bir bilinçtir.
Mahluk olan (varoluşa mahkum) beşerdir, insan mahluk değil halıkın tecelligahıdır.
Bu noktada sıkça devreye sokulan bir kaçış cümlesi var: “Herkesin kabiliyeti bir değil.” Evet. Ama herkes kabiliyetini konuşturup yaşatıyor. Bunlar da yaratıcının sıfatları olarak tanımlanmaktadır.
İnsan burada sormadan edemiyor: Bana niye bu kabiliyet yetenek verilmemiş? Diğerine de sendeki verilmemiş. Bunu farklılık ve farkındalık olarak algılayıp tatmin ve tamamlık duygusunun oluşması için işini en güzel şekilde yapmak gerekir.
Ama konu hakikate yaklaşmak ve onu da doğuştan bir ayrıcalık olarak görülürse o zaman adaletten söz etmek anlamsızlaşır. Temel eşitlik bozulur. İnsanların farklı yolları, farklı hızları olabilir ama başlangıç noktası aynıdır. Fark, cesarette ve samimiyettedir; yetenekte değil.
Mevlana: “Hamdım, piştim, yandım” diyor. Bir sporcu branşında başarıyı yakalamak için ne emekler veriyor. Ham demir insana yakın bir alet haline gelebilmek için hangi ateşlerden ve balyoz darbelerinden geçmesi gerekiyor...
Bugün inanç, insanı dönüştürmek yerine onu koruyan bir zırh gibi kullanılıyor. Kimlik oluyor ama arınma olmuyor. Aidiyet var ama yöneliş yok. Secde var ama teslimiyet yok. O yüzden de kimse gerçekten eğilmiyor; sadece pozisyon alıyor.
Belki de meseleyi baştan almak gerekiyor. Secdeyi yerden kaldırıp hayata yerleştirmek. Kime, neye, hangi niyetle yöneldiğimizi dürüstçe sormak. Çünkü insanın gerçekten eğildiği şey, en çok sevdiği ve en çok koruduğu şeydir. Orası bazen Tanrı olur, bazen iktidar, bazen para, bazen kendi haklılığı.
İşte secde tam da burada başlar. Alın yerde ‘Subhane rabbiyel ala” sadece bir ritüel sözü değil varoluşun yüceliğine layık olma isteğini dilin ikrarı halin yaşantısıdır.
Hz. Peygamberin “yeryüzü bana mescit kılındı” sözünü “secde edilecek yer özel bir mekân değil, varoluşun kendisidir” olarak okunmalıdır.