İnsanın var oluşuyla birlikte sözü de doğdu. Önce bir nida, sonra bir işaret, ardından bir vaat… İnsan, sözüyle hem kendini hem de başkasını bağlamayı öğrendi. Tarih boyunca sözü geçerli kılan şey, değişen şartlara rağmen hep aynı eksende kaldı: güven, otorite ve inanç.

İlk topluluklarda söz, yazılı bir belge olmaktan çok daha güçlüydü. Eskiden ailelerde ve sülalerde her ailenin sözünü söyleyen bir yetkilisi olur ve onun sözü bağlayıcı olurdu.

Bu, devlet sistemi içinde temeli oluşturan aileden o toplumun, ulusun beyine, geçen bir silsile ile hem geçmişin ve olanın temsilciliği ve sorumluluğunu üstlenmeyi, geleceğin bedelini ödemeyi gerektiren güncel ve güçlü bir örgütlü toplum bağı demekti.

Böylelikle insan, verdiği sözle varlığını meşrulaştırıp onurlandırıyor, ihanetle ise meşruluğunu kaybedip varlığını küçültüyordu.

Ama Cumhuriyetin bireyi var etmesi ve toplumu oluşturan bireylerin bu özelliklerini kullanamamaları nedeniyle ait oldukları toplumsal bağlar ve inançlar bağlamında seçme seçilme yolu açıldığında sözün gücü doğa ve toplum bağından koparılıp ideolojinin hegomanyasına kurban edilerek sanal güçlerin oluşmasını sağladı.

Kökeninden kopuk bu güç de besleneceği bir kanal olmadığından oy potansiyelini devam ettirmek amacıyla kamu malını çalıştırma değil de yemeye ve varoluşunu devam ettirmek amacıyla bu yemeği başkalarına peşkeş çekmeye dönüşmüştür.

Bu durumun geri dönüşümü var mıdır? Evet vardır. Bu söz Amasya Tamiminde dile getirilen “Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır” sözüdür.

Antik Yunan’da söz, aklın ve adaletin ölçüsüydü. “Logos” sadece konuşma değil, evrenin düzeniydi. İnsan, söz verirken aslında kozmosun düzenine uyum sağlamış oluyordu. Söz bir yerde varoluşun oluşum ve dönüşümünü sağlayan tanrısal nefes konumundadır. Sözün geçerliliğin ölçüsü de varoluşa uygun olup olmadığıdır. Yani insanın evrensel varoluşun bilincinde olmasının ölçüsüdür.

Yemin edenin şahidi tanrılardı. Yani o olayı oluşturan erkler. Bu nedenle yalan söz ve yalancının gölgesi ola bilir ama özü olmadığından yok mesabesindedir. Bu nedenle söz, yalnız bir beyan değil, varoluşa yön veren kutsal bir bağdır.

İslam geleneğinde de söz, hem dünyevi hem uhrevi bir sorumluluktu. Kur’an’ın ifadesiyle “söz, emanettir.” Müslüman pazarcının “vallahi” deyişi, malın kalitesine dair en büyük teminattı. Osmanlı padişahının verdiği ahidnâme ise yalnızca bir söz değil, devletin iradesi sayılırdı. Bir padişah sözü, ferman hükmündeydi. Hem tebaanın hem de yabancı devletlerin güvenliğini belirlerdi. O nedenle “Türkün sözü senettir” deyimi doğmuştur.

Modern dünyada ise söz aldatma aracına döndüğünden yazının gölgesinde kaldı. Artık sözün geçerliliği, imza atılmış belgelerle, noter tasdikleriyle ölçülüyor. Ama hâlâ bir insanın en güçlü sermayesi, güvenilir bir söz adamı olmasıdır. Çünkü hukukun koruması olmadan da bazı sözler vardır ki, insanlar onu yazılı kağıtlardan daha sağlam bulur. O da kişinin sözü söyleme meşrutiyetidir. Bu meşruiyet derhal ve adalet ilkesiyle ortaya çıkar.

Tarih bize gösteriyor ki insanın sözü, her çağda farklı biçimlerde bağlayıcı olmuştur. Ama özü değişmemiştir: İnsan sözüyle var olur, sözüyle büyür ya da küçülür. Sözü geçerli kılan şey, yalnızca yasa ya da töre değildir; bunları da etkileyen insanın özü, kalbinin temizliği ve niyetinin samimiyetidir. Düzenli bir toplumu var eden de bu hasletidir.