İnsan, kendini yalnız birey sandığı sürece yaşamı da ölümü de yanlış anlar. Çünkü birey dediğimiz şey, yaşamın kısa süreli görünümünden başka bir şey değildir. Hukuk ona isim verir, toplum kimlik verir, devlet kayıt açar.
Ama yaşam bunların hiçbirini tanımaz. Yaşam için insan; milyarlarca yıllık sürekliliğin geçici bedenidir. İnsanın avantajı ölümlü olduğunu bilmekle birlikte ölümsüzce yaşamasıdır.
Bir erkek bedeninde oluşan sperm ile bir kadın bedeninde oluşan yumurta birleşir ve belirli bir zaman ile mekânda yeni bir beden ortaya çıkar. İnsan buna “doğum” der. Oysa ortada sıfırdan yaratılmış bağımsız bir varlık yoktur. Yeni doğan bedenin içindeki DNA, kendinden önce yaşamış sayısız insanın taşıdığı biyolojik hafızanın devamıdır. İnsan kendi bedenini yalnız kendine ait sanar; halbuki o beden, geçmiş zamanların sessiz kalabalığıyla örülüdür.
Bu yüzden insan aslında hiçbir zaman tamamen birey değildir. Birey, yaşamın taktığı geçici maskedir.
İnsan bir mevsimlik ömründe deneyim yaşar. Sever, korkar, öğrenir, acı çeker, üretir. Sonra bu deneyimin bir kısmı biyolojik aktarım yoluyla geleceğe devrolur. Çocuk dediğimiz şey bu nedenle yalnızca “yeni biri” değildir; yaşamın kendi içindeki sürekliliğinin yeni halkasıdır. İnsan ölür ama yaşam ölmez. Çünkü yaşam, tek tek bedenlerde duran bir şey değildir. Bedenler değişir; akış sürer.
Bu beden ve düşüncede olmadan maksat farkındalığa gelip varoluşu okuyup arınıp yeniden varoluşa sevgiyle katılmaktır.
Bugünkü insanın en büyük yanılgısı, kendini doğadan kopuk sanmasıdır. Modern dünya bireyi merkeze koydu ve “ben” dediğimiz şeyi mutlaklaştırdı. Oysa doğada mutlak birey yoktur. Nehir değişir ama akış sürer. Ağaç yaprak döker ama yaşamı devam eder. İnsan da böyledir. Değişen bedendir; devam eden ise yaşamın kendini taşıma iradesidir.
Fakat burada asıl mesele yalnız DNA değildir. Eğer yaşam yalnız genetik aktarım olsaydı, evren mekanik bir üretim bandından ibaret olurdu. Yaşamı varoluşa bağlayan, onu görünür ve hissedilir kılan daha derin bir mekanizma vardır: Sevgi.
Sevgi yalnız romantik bir duygu değildir. Sevgi, yaşamın kendini sürdürme biçimidir. İster bilincinde olalım ister olmayalım sahip olduğumuz genetik potansiyelin etkisi ile yaşamımızı devam ederken diğer yaşam formlarından hangisini istiyorsak ona göre bir yaşam formu geliştirmekteyiz. Yani üzüm üzüme bakarak kararmada.
Doğa, çevre ve anne çocuğunu yalnız içgüdüyle taşımaz; ona geçerek onunla bağ kurar. İnsan yalnız üremez; anlam aktarır. Bir baba yalnız gen vermez; hafıza bırakır. İnsan yavrusunun uzun yıllar korunmaya ihtiyaç duyması bile, yaşamın sevgi olmadan sürdürülemeyeceğini gösterir. Çünkü sevgi, yaşamın kendi devamlılığıyla kurduğu bağdır.
Belki de bilinç dediğimiz şey bile buradan doğmuştur. Tamamen kopuk olan hiçbir şey yaşayamaz. Yaşam, Kur’an’ın anlatısıyla alak ile alaka-ilişki kurarak var olur.
Bu durumda DNA yaşamın maddi hafızasıysa, sevgi de onun görünür olma biçimidir. Sevgi olmadan yaşam yalnız çoğalırdı; fakat kendini tanıyamazdı. Çünkü sevgi, yaşamın başka bir bedende kendi devamını fark etmesidir.
İnsan çocukta kendini sürdürür. Sevgilide kendini tamamlar. Toplumda kendini genişletir. Böylece yaşam yalnız devam etmez; doğal gidişat ile balanslanarak bir bütün olarak varoluşun ve kendisinin farkına da varır.
Belki de insanın en büyük korkusu ölüm değil, bağsızlıktır. Çünkü sevgisizlik, yaşamın kendi sürekliliğiyle ilişkisinin kopmasıdır. Ölümden daha derin bir boşluk hissi yaratmasının nedeni budur.
İnsan kendini yalnız adı, yüzü ve kişiliği içinde aradığı sürece küçülür. Ama kendini yaşamın büyük sürekliliği içinde gördüğünde, tek bir bedenin ömrünü aşan daha büyük bir varoluşun parçası hâline gelir. O zaman ölüm bile mutlak yok oluş olmaktan çıkar; yaşamın biçim değiştirmesi hâline gelir.
Tıpkı bir film makinesindeki görüntüler gibi… Film değişir, sahne değişir, yüzler değişir. Ama ışık akmaya devam eder.