Bir sözü “saçma”, “anlamsız”, “çağ dışı” diyerek kenara itmek onu ortadan kaldırmaz. O söz orada durmaya devam eder. Asıl açığa çıkan şey, o sözle kurduğumuz ilişkinin sığlığıdır. Yani mesele sözün yetersizliği değil, bizim anlam ufkumuzdur.
Mitolojik, masalsı, efsanevi ya da dini metinler bu yüzden hâlâ hayattadır. Eğer gerçekten anlamsız olsalardı, binlerce yıl boyunca taşınamazlardı. İnsanlık gereksiz yükleri bu kadar uzun süre sırtında tutmaz. Demek ki bu sözler, söylendikleri bağlamda bir karşılığa sahipti; bir ihtiyaca, bir korkuya, bir hakikat arayışına temas ediyordu.
Anlam tek katmanlı değildir. Bir söz, doğduğu çağda başka; okunduğu çağda başka bir şeye işaret eder. Bu, sözün bozulması değil, anlamın yer değiştirmesidir. Mitolojik bir anlatıyı literal okursanız çocukça bulursunuz. Sembolik okursanız derinleşir. Varoluşsal okursanız güncele dokunur. Aynı söz, farklı katlarda farklı yüzler gösterir.
Sorun çoğu zaman sözde değil, onu tek anlamlı sanan zihniyettedir. Evrensel olan metinler, herkese aynı şeyi söyleyenler değil; herkese kendi kapasitesi kadarını söyleyebilenlerdir. Masallar bu yüzden sadece çocuklara ait değildir. Din bu yüzden yalnızca ritüellerden ibaret değildir. Mitoloji bu yüzden “eski uydurma” diye geçiştirilemez.
Bir sözü anlam dışı ilan etmek kolaydır. Zor olan, onun neden söylendiğini, neyi sembolize ettiğini ve hangi anlam katmanında konuştuğunu çözmektir. Bu çaba, insanı rahatsız eder. Çünkü bazen sorun sözde değil, bizim evrensel anlam bütünlüğüyle kuramadığımız bağdadır.
Söylenmiş her söz, kendi bağlam bütünlüğü içinde geçerlidir. Onu başka bir bağlama taşıdığınızda ya yeni bir anlam üretirsiniz ya da kendi zihinsel sınırlarınızla yüzleşirsiniz. Çoğu insan ikinci ihtimali sevmez. Bu yüzden “saçma” demek caziptir. Hem hızlıdır hem zahmetsizdir.
Ama hakikat hiçbir zaman zahmetsiz olmamıştır. Anlam, sabır ister. Katman ister. Ve en çok da, insanın kendini sorgulama cesaretini.