İnsan önce maddeyle karşılaşır. Gördüğü, dokunduğu, kullandığı her şey maddedir. Ancak madde tek başına bir değer taşımaz. Onun yapısı, düzeni, amacı ve kullanım biçimi mânâyı oluşturur. Mânâ, maddenin ne olduğu değil, niçin ve nasıl var olduğu, neye hizmet ettiği ve insanla kurduğu ilişkidir.

Fakat mânâ da son durak değildir. İnsan, mânâyı yalnızca bildiği sürece onu henüz yaşamamıştır. Mânâ, insanın içinde mayalanıp karakterine, ahlakına, bakışına ve davranışına dönüştüğünde yeni bir hâl kazanır. İşte bu, mânânın mânâsıdır. Bu aşamada bilgi, değer olur; düşünce, şahsiyet olur; hakikat, yaşayış olur.

Din de bu yüzden mânânın mânâsıdır. Din, hayatın anlamını kavrayan insanın, o anlamı kendi varlığında mayalayarak bir değerler dünyasına dönüştürmesinin tarifidir. Bu bağlamda din, insanın ömrünü varoluşun hakikatine uygun, içinde bulunduğu konumun ve sorumluluklarının farkında olarak yaşayabilmesini sağlayan bir yol ve bir yaşama tarifidir.

Ancak bu tarif anlaşılmadan önce insanın kavramların, isimlerin, şekillerin ve ritüellerin ardındaki özü görebilmesi gerekir. Çünkü bunların hepsi hakikati göstermek için vardır; hakikatin kendisi değildir. İşaret, işaret ettiği şeyi unutturuyorsa görevini kaybetmiştir.

Araç, araç olarak kaldığı sürece değerlidir; amaç hâline geldiğinde ise hakikati örter. Din de böyledir. İnsanı hakikate ulaştıran bir vasıta iken, kendi başına amaç hâline getirildiğinde mânâ perdelenmeye başlar.

İnanç da böyledir. İnanç, hakikati kabul etmektir; iman ise hakikatin insanın varlığında mayalanmasıdır. İnanç zihinde bulunabilir; iman ise insanın bütün hayatında görünür. İnanç bilgi verir; iman değer üretir.

Hakikat ne kelimelere ne de şekillere sığar. Kelimeler işarettir, semboller işarettir, ritüeller işarettir. İnsan işaretlerden işaret edilene ulaştığında, madde mânâya, mânâ değere, inanç imana dönüşür. İşte din, bu dönüşümün adıdır; gerçekten mânânın mânâsıdır.