Kur’an’da insan için kullanılan “cahil ve zalim” nitelemesi ahlâkî bir hakaret değil, varoluşsal bir tespittir.
Ayet, insanı aşağılamak için değil; ona yüklenen sorumluluğun niteliğini göstermek için konuşur. Çünkü insan, varlık içinde hem olumlu hem olumsuz tüm imkânları bilfiil yaşayarak açığa çıkaran tek varlıktır.
İnsan cahildir; çünkü hakikati hazır bulmaz. Bilgi ona doğrudan verilmez, yaşantı içinde inşa edilir. Bilgi kopyalanabilir; fakat idrak, ancak yanılma, düşme, bozma ve yeniden kurma süreçlerinden geçerek oluşur. Bu cehalet, basit bir bilgisizlik değil, perdelilik hâlidir. İnsan perdeyle başlar ki öğrenme mümkün olsun. Perdesiz bir varlık idrak etmez; sadece olur.
Bu durumu yeraltından çıkan siyah petrole benzetebiliriz. Petrolün bünyesinde hem katran hem de şeffaf naylon film potansiyel olarak vardır. Hangisinin açığa çıkacağı, işlenme biçimine bağlıdır.
İnsan zalimdir; çünkü seçer. Seçme yetisi, ölçü koymayı da ölçüsüzlüğü de mümkün kılar. Zulüm, insanın irade sahibi olmasının yan ürünüdür. Melek zulmedemez; çünkü seçmez. Hayvan zulmedemez; çünkü bilinçli bir ölçü kurmaz. İnsan zulmedebilir; çünkü merkez alır, karşılaştırır ve hüküm verir.
Bu, onun varlıkta etkin bir özne olmasının bedelidir.
Ancak asıl ayrım burada belirginleşir: Zalimlik ve cahillik mutlak sıfatlar değildir; insanın varoluş içinde kurduğu ilişkilerle anlam kazanırlar. İnsan bu sıfatların yaratıcısı değildir; fakat onların işlendiği, yoğunlaştığı ve yön değiştirdiği alandır.
Zulüm ve cehalet insanda yalnızca görünür olmaz; insanın yaşayışıyla ya derinleşir ya da tersine çevrilir. Bu yüzden mesele, bu sıfatların varlığından çok, onlarla neyin açığa çıkarıldığıdır.
İnsan zalimliği işleyerek adaleti, cahilliği yaşayarak ilmi görünür kılabilir. Aynı sıfatlar onu karanlığa da, hikmete de götürebilir. Sorumluluk tam burada doğar. İnsan, hayrına ve şerrine sahip çıktığında bir üst idrak seviyesine geçer. İnsan müessir değildir; fakat dönüştürücü konumdadır.
İbn Arabî’nin çizdiği çerçevede mesele, bu sıfatları yok etmek değildir. Çünkü yok edilecek şeyler değillerdir. Mesele, onlara hâkim olabilmektir. Hâkimiyet bastırmak değil, yerli yerine koymaktır. Cehalet inkâr edilmez; idrak yolculuğuna çevrilir.
Öfke silinmez; adaletin hizmetine verilir. Arzu yok edilmez; ölçüyle terbiye edilir.
Bu bağlamda insan, olumlu ve olumsuz tüm varoluş hâllerini üzerinde taşır. İyilik de kötülük de, bilgi de cehalet de, adalet de zulüm de onda görünür. İnsanın değeri, hangilerinin var olduğunda değil; hangilerinin merkeze yerleştiğinde ortaya çıkar.
Ayetin sertliği buradadır: İnsan “cahil ve zalim” kalabilir; buna engel yoktur. Ancak hikmet, bu hâlin farkına varıp onu aşmaya çalıştığı anda doğar. Hikmet, masumiyet değil; bilinçli sorumluluktur.