İnsan tek bir düzlemde yaşamaz. Aynı anda birden fazla boyutta var olur. Doğanın içindedir; biyolojik bir varlıktır. Toplumun içindedir; ilişkilerle şekillenir. Bilimin içindedir; aklıyla anlamaya çalışır. Ve sevginin içindedir; varoluşunu taşır. Bu boyutlar birbirinin alternatifi değil, katmanlarıdır.

Modern çağın temel yanılgısı, bu katmanlardan birini mutlaklaştırmasıdır. Kimi doğayı tek gerçeklik sayar, kimi toplumu. Kimi bilimi her sorunun cevabı sanır. Oysa her biri insanı açıklar ama hiçbirisi insanı tek başına tamamlamaz.

Modern bilim, özellikle kuantum düzeyinde, bize önemli bir şey gösterdi: Gerçeklik sandığımız kadar katı değildir. Madde mutlak değil, olasılıksaldır. Gözlemci, gözlenen şeyden bağımsız değildir. Evren, parçaların toplamı değil; ilişkilerin ağıdır. Bu, bilimin vardığı bir sınırdır.

Ama bu sınırdan öteye bilim geçmez. Çünkü bilimin işi açıklamaktır, yaşamak değil.

İşte tam bu noktada sevgi devreye girer. Sevgi, bilimsel bir kavram değildir; ama insanî bir zorunluluktur. İnsan, bilgiyi taşıyabilir ama anlamı ancak sevgiyle yaşayabilir. Sevgi, insanı bir boyuttan diğerine taşıyan geçittir.

Doğada yaşayan insan hayatta kalır. Toplumda yaşayan insan yer edinir. Bilimde yaşayan insan anlar. Ama sevgide yaşayan insan, var olur.

Sevgi burada bir duygu değil, bir varoluş biçimidir. İnsanın kendini yalnızca bir nesne olarak değil, bir ilişki olarak kavradığı hâlidir. Kendini evrenden kopuk değil, evrenle temas hâlinde hissettiği andır.

Bu yüzden boyutlar arasında geçiş bir sıçrama değil, bir derinleşmedir. Bilgiden bilince, bilinçten sorumluluğa, sorumluluktan sevgiye doğru bir akıştır bu.

Bilim bize evrenin nasıl işlediğini anlatır. Sevgi ise insanın neden yaşadığını.

Ve insan, bu iki alanı birbirine düşman etmeden bir arada tutabildiği ölçüde bütünleşir.