Yeni yıla girerken herkes yeni hedefler, yeni sözler, yeni maskeler arıyor. Oysa çoğu zaman mesele “yeni” olana eklenmek değil, yanlış yere koyduğumuz eski ölçüyü fark etmek. Çünkü yıl değişiyor ama yaşam ölçüsü değişmiyorsa, sadece takvim eskimiş oluyor.

İnsanın en büyük yanılgısı, nefsini fark etmeden merkeze almasıdır. Kendine hak gördüğünü hak sanması, hoşuna gideni doğruyla karıştırması. Bu böyle başladığında mesele kişisel bir zaaf olarak kalmaz. Herkes kendi nefsini ölçü yaptığında, dünya küçük ilahçıklarla dolar. Her nefis kendi hükmünü mutlak görür ve çatışma kaçınılmaz hale gelir. Gürültünün, öfkenin, bitmeyen hak iddialarının kaynağı tam da burasıdır.

Bu yüzden yeni yıl için en sahici düstur basittir ama serttir: Kendine yakışanı yap. Fakat bu, “canımın istediğini yaparım” demek değildir. Hoşa gidenle insana yakışan birbirine karıştırıldığında bu cümle çöker. “Kendine layık görmediğini kimseye layık görme” sözü de buradan doğar. Bu bir empati edebiyatı değil, had bilme meselesidir. Haddini bilmeyen insan, iyilik yaparken de kırar; adalet dağıtırken de zulmeder.

Bugün en çok kaçılan gerçeklerden biri şudur: Yaradan, faili de fiili de var edip meydana koymuştur. Yani sen de varsın, yaptığın şey de bu varlık zemininde mümkündür. Bu zemini kabul etmeden özgürlükten söz eden, aslında sorumluluktan kaçıyordur. “Ben böyleyim” demekle, “benim böyle olmam mümkün kılındı” demek arasında büyük bir fark vardır. İlki mazeret üretir, ikincisi varoluşa yön verme kapısını aralar.

Mücadele meselesi de burada yanlış anlaşılıyor. Mücadele, varlığı kırmak, yok etmek, sıfırlamak değildir. Hayatı düşman belleyip sürekli savaş açan insan, eninde sonunda kendini tüketir. Asıl mücadele, olanın içinde kendine sahici bir yaşam alanı açabilmektir. Bu, teslimiyet süsü verilmiş bir pasiflik değil; çıplak bir gerçekçiliktir. Varlığı reddederek değil, varlığa razı olarak yaşamak.

Şükür de bu noktada yanlış yere konuluyor. Şükür, her şey yolundayken edilen bir teşekkür cümlesi değildir. Şükür, verilen zemini kabul etmektir. Başına geleni kutsamak değil; varlığın sana rağmen değil, seninle birlikte aktığını fark ederek yaşamaktır. Bu fark ediş insanı sakinleştirir. Sakinlik uyuşukluk değildir; sınır bilmenin getirdiği berraklıktır.

Sınırı gören insan ne tanrı oynamaya kalkar ne de sürekli kurban rolüne sığınır. Sınırı göremeyen ise iki uç arasında savrulur: Ya her şeyi kontrol ettiğini sanır ya da hiçbir şey yapamayacağına inanır. Oysa bu iki hâl de aynı nefsin farklı kılıklarıdır.

Yeni yıl için büyük laflara gerek yok. Daha çok üretmek, daha hızlı koşmak, daha çok kazanmak mesele değil. Ölçüyü yerine koymak yeter. Nefsini rab yerine koymamak. Kendini putlaştırmamak. Haddini bilmek. Varlığı inkâr etmek yerine onun içinde sorumluluk almak. Razı olmak ve bu razı oluşun adını doğru koymak.

Takvim değişiyor. Asıl soru şu değil: Yeni yılda ne olacağım, ne kazanacağım? Asıl mesele şu: Bu yıl yaşamımı neye evireceğim ve ben neye dönüşeceğim? Çünkü kendini nereye koyarsan, hayat oradan konuşmaya ve hüküm vermeye başlar.