“Yurtta sulh, cihanda sulh.” Bu söz, yalnızca bir dilek değil; bir devlet aklının, bir varoluş stratejisinin özetidir. Barış, silahların susturulmasıyla başlar ama orada bitmez. Barış; temel yaşamsal kurallara bağlı yaşamayı, hayat hakkını tanımayı, hukukun üstünlüğünü kabul etmeyi ve toplumun her kesimine adaletli bir pay bırakmayı gerektirir.

Bu düzeni istemeyen güçler her zaman var olmuştur. Emperyal devletler ve sermayeyi belirli ellerde toplayan ekonomik sistemler, zaafları büyütüp kırılma noktalarını derinleştirerek “böl-parçala-yönet” taktiğini uygulamaktan geri durmamıştır.

Coğrafi keşiflerden Sanayi Devrimi’ne, iki büyük dünya savaşından Soğuk Savaş’a ve bugün uzay rekabetine kadar uzanan süreç, dünyayı hammadde ve pazar haline getirme çabasının sürekliliğini gösterir.

Türkiye’de Cumhuriyet’le birlikte başlayan ayrılıkçı isyanların arkasında da aynı zihniyet yatmaktadır: Osmanlı’yı parçalayıp Ortadoğu’da kolay yönetilebilir küçük devletler kurmak. Bu fikre zamanla “büyük İsrail” tahayyülü de eklemlenmiş, Kürt halkının kendi devletini kurması perdesi altında 1984’ten beri silahlı isyan ve terör devam edegelmiştir.

Aklıselim herkes bilir ki Kürt’ün devleti, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Eşit vatandaşlık esasına dayanan bu gerçek, emperyal hedefler tarafından sürekli perdelenmeye çalışılır. Günümüzde ise “demokratik haklar” bahanesiyle terör örgütüyle masaya oturma arayışları gündeme getirilmektedir. Arka planda ise Ortadoğu’nun güvenliğini Türkiye’ye yükleyip yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ulusötesi güçlerin kontrolüne bırakma hesabı işlemektedir. ABD ve Çin’in başını çektiği bu rekabetin hız kesmeyeceği açıktır.

Türkiye bu süreçte güçlü bir ordu ve savunma sanayii inşa etmeyi başarmıştır. Bu, önemli bir kazanımdır. Ancak sermayenin belirli kişi ve gruplarda birikmesi, gelir dağılımı adaletsizliğini derinleştirmiş; toplumsal dengeyi zedelemiştir. Dengesizlik ve denge arayışı, dünya kurulalı beri vardır. Yeni olan bir şey değildir. Asıl mesele, bu dengesizliği azaltacak idari ve siyasi politikaları hayata geçirmektir.

Terörsüz Türkiye hedefi, bu nedenle yalnızca güvenlik meselesi değildir. Silahların bırakılması, örgütün kendini feshetmesi ve demokratik siyasetin tek meşru yol olarak kabul edilmesi şarttır. Bunun yanında hukuk devletinin güçlendirilmesi, gelir adaletinin sağlanması, eğitimde fırsat eşitliği ve şeffaflık vazgeçilmezdir. Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, tam da bu altyapıyı işaret eder. Barış, temenni ile değil; güçlü kurumlar, adil paylaşım ve ortak bir toplumsal sözleşme ile tesis edilir.

Emperyal çıkarlar her zaman olacaktır. Asıl belirleyici olan, Türkiye’nin kendi içinde kırılganlıklarını azaltması, terörü siyasetin meşru bir aracı olmaktan çıkarması ve vatandaşlarının tamamına adil bir gelecek vaat edebilmesidir. Bu yol, hem yurtta hem cihanda gerçek sulhun kapısını aralar.