Aklın aşılması, bireyin kendini aşması ve varoluşa karışmasıdır. Bunu toprağa düşen tohumun aynı asıl yaşamın dirilmesine benzete biliriz.

İnsan varoluş karşısında hiçbir zaman boşlukta kalmadı. Hep bir Yaratıcı’ya yöneldi, bir bağ kurdu. Medeniyet de aslında bu bağın üzerinde yükseldi. Ama zamanla o bağ inceldi. Hakikati yaşamayı bıraktık, onu tanımlamaya, sınıflandırmaya, parçalara ayırmaya başladık. Akıl en usta olduğu şeyi yaptı: ayrıştırmayı. Parçaladı, böldü ve böldüğünü “hakikat” diye savundu.

Adem’in cennetten sürülmesi kıssası bana bunu düşündürür. Doğal işleyişten kopuk insan, yargıları ile kendini bütünden ayırınca esfeli safiline düştü. Artık artı ile eksi sonsuz arasında, bin bir ad ve suretle yaşayan, ayrı bir varlık hâline geldi. Cennet yaşanacak bir hâl olmaktan çıktı, uzak bir ütopyaya dönüştü.

İşte bu kopuşun tam ortasında İslam zuhur etti. Bir sistem değil, bir ilke ve işleyiş olarak. Tevhid burada sadece “Allah birdir” demek değil. Parçalanmış her şeyi yeniden bütünleştirmek, aklın tahtını kırmak, ölçüyü insandan alıp varoluşa vermektir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bizi doğrudan varoluşla yüzleştirdi. “Oku, yaratan Rabbinin adıyla” dedi ve aracıları, suni otoriteleri, ruhbanı ortadan kaldırdı. Güzel olanı seven bir Allah tasavvuruyla içimizde akıl ile gönlün, dışarıda ise insan ile doğanın birliğini aradı.

Fakat sonra o saf ilke, tarih içinde “Müslümanlık” diye anılan kurumsal, monarşik bir birikime dönüştü. Söylem ağır bastı, tarif ağır bastı. Bugün ise akıl zirveye ulaştı ama hâlâ tahtında oturuyor. Bir avuç akıllı insan, paraya ve güce tapanların eline hem kolaylaştırıcı araçları hem de yok edici silahları veriyor. Bireysel akıl kendi menfaatine ters düşeni hâlâ reddediyor.

Benim gördüğüm şu: Çözüm aklı daha da parlatmak değil. Onu yerli yerine koymak. Aklın hükmü bittiği yerde tevhid başlıyor. Nefs tohumunu öldürüp kendimizi varoluşa teslim ettiğimizde “ölmeden önce ölmek” gerçekleşiyor ve insan gerçekten diriliyor. İşte o anda Kur’an’ın işaret ettiği sıfatla var oluyoruz: “Halife”

Bu Halife, “ben halifeyim” diyen ego insanı değildir. “Ben”in tükendiği yerde varoluşun kendisi yeryüzünde tecelli etmesidir. Varoluşun halinin ifa edilmesidir. Damla deniz oluyor. Ayrılık bitiyor.

Medeniyet ancak bu dirilişle yeniden kurulabilir.

Bu bağlamda tevhid, hem ilke hem işleyiş hem de varoluşun ta kendisidir.