“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” birey yetiştirme hedefinden bilinçli biçimde sapıp “dindar ve kindar nesil” mühendisliğine yönelen bir toplumda, hayvansal yaşamın artması şaşırtıcı değil; bu neredeyse mekanik bir sonuçtur. Buradaki “hayvansal” sözcüğünü hakaret olsun diye değil, dürtüye dayalı, refleksif, muhakemesiz ve sorumluluktan kaçan bir yaşam tarzı anlamında kullanıyorum.

Meseleyi birkaç temel eksende çıplak hâliyle koymak gerekir.

Birincisi, aklın ve eleştirel düşüncenin sistematik olarak değersizleştirilmesi. Eğitim, soru sormayı değil itaat etmeyi ödüllendirdiğinde insan düşünmeyi bırakır, hissettiği gibi davranır. Düşünmeyen insan, uzun vadeli sonuçları tartamaz; anlık haz, öfke ve korku tarafından yönetilir. Bu, biyolojik olarak hayvanî olan davranış katmanının toplumsal hayatta baskın hâle gelmesidir.

İkincisi, vicdanın ahlaktan koparılması. Ahlak, evrensel bir sorumluluk bilincidir; din ise bu bilinci besleyebilir ama onun yerine geçemez. Türkiye’de yapılan şey, ahlakı içsel bir denetim olmaktan çıkarıp dışsal bir kimlik gösterisine dönüştürmektir. Sonuç şu olur: Kendi grubuna karşı merhamet, ötekine karşı acımasızlık. Vicdan seçici hâle gelince, insan davranışı ilkeye değil çıkar ve nefrete bağlanır. Bu da hayvansal bir sürü refleksidir.

Üçüncüsü, kindarlığın siyasal bir erdem gibi pazarlanması. Kin, hatırlama yeteneğinin çürümesidir. Hafıza ders çıkarmak için vardır, intikam üretmek için değil. Sürekli “bize bunu yaptılar” anlatısıyla beslenen birey, bugününü kuramaz; geçmişin hayaletlerine tepki verir. Tepkiyle yaşayan insan, irade sahibi değil, tetiklenen bir organizmadır.

Dördüncüsü, liyakat yerine sadakatin kutsanması. Emek, bilgi ve yetenek değersizleştiğinde insanlar gelişmeye çalışmaz; kısa yoldan kapmaya, ezmeye, kandırmaya yönelir. Bu, doğrudan doğruya doğal seçilimin ilkel bir versiyonudur: Gücü olan alır, zayıf olan ezilir. Hukuk ve adalet geri çekildiğinde, içgüdüler öne çıkar.

Beşincisi, yoksulluğun ve güvencesizliğin normalleştirilmesi. Sürekli hayatta kalma modunda yaşayan insan, etik düşünemez. Karnı aç, yarını belirsiz birey için soyut değerler lükstür. Hayatta kalma dürtüsü, tüm diğer zihinsel katmanları bastırır. Bu, biyolojinin siyaseti yenmesidir.

Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Düşünmeyen, sorgulamayan, empati kurmayan; ama öfkelenen, tüketen, saldıran, itaat eden bireyler. Yani vatandaş değil, refleks yığını. Bu bir “bozulma” değil, izlenen yolun mantıksal sonucudur.

İnsanlaşma; akıl, vicdan ve bilgiyle olur. Bunları bilinçli olarak törpülersen, geriye kalan şey insan suretinde bir memelidir. Bu durum ne kaderdir ne de tesadüf. Bir tercihin toplumsal bilançosudur.