Kur’an’ın sureleri görünüşte tarihî veya güncel olayları aktarır, bancak bunlar evrensel mesajlar olarak değerlendirilmektedir.
Tebbet Suresi, ilk bakışta sert bir uyarı gibi görünür: “Ebû Leheb’in elleri kurusun!” der ve mal, statü, güç gibi dünyevi kazanımların varoluşun idrakine, bilincine erip hakikat anlaşılmadığında faydasız olduğunu gösterir. Ama bu surenin imgeleri yalnızca tarihi bir olayı anlatmaz; ruhsal bir mana da taşır.
Surenin imgelerinde, “yakıp yıkıcı hâllerle hareket eden” ve varoluş hakikatine ait olanı yaşama değil de bilme olarak kodlanmış toplumsal yargılara bağlamış kişiler betimlenir.
Bunlar, hakikati göremeyen, içsel pusulasını kaybetmiş ve davranışlarını toplumsal yargılar ve bireysel akılla biçimlendiren bireyleri temsil eder. Tarihî bağlamda Ebû Leheb ve eşinin durumu, Fatiha’da dile getirilen “hidayete/ilahi birliğe erdir” çağrısıyla keskin bir tezat oluşturur.
Fatiha, insanı hakikate yönelten bir yol göstericidir. Tebbet ise bu yolun reddedilmesinin sonuçlarını, yani ruhsal körlük ve hüsranı gösterir. Bir yanda rehberlik eden ilahi çağrı, diğer yanda hakikati reddeden ve içindeki önyargılara bağlı kalan varlık… Aradaki fark, insanın kendi içsel duruşu ve seçimleriyle ilgilidir.
Bugün de Tebbet Suresi’nin mesajı geçerlidir: Mal, güç ve statü, insanı hakikate ulaştırmaz. Hakikate erişmek, önce içindeki yanlış yönelimleri, alışkanlıkları ve önyargıları fark etmeyi gerektirir. Arınma ve doğru yönelim, Fatiha’da dile getirilen hidayet talebiyle başlar; reddedilen yol ise Tebbet’teki hüsranla sonuçlanır.
Tebbet ve Fatiha, birbirini tamamlayan iki sure gibidir: Biri uyarır, diğeri rehberlik eder. Biri hüsranı gösterir, diğeri doğru yolu işaret eder. İnsan, kendi ruhunu dikkatle inceleyip samimiyetle hakikate yöneldiğinde, yakıp yıkıcı hâllerin değil, yapıcı ve yol gösterici hâllerin peşinden gitmeye başlar. Yol her ne kadar çetin olsa da azimle hazımla sabırla aşılır.