Yahudi inancı tarih boyunca Yakup soyundan gelen bir toplulukta şekillendi ve “seçilmiş soy” kavramı, esas olarak ahlaki ve dini sorumluluğu işaret ediyordu. Başlangıçta bu kavram, üstünlük veya diğer insanları küçümseme aracı değil; toplum içinde bir sorumluluk ve temsil yükümlülüğü olarak işlediği gözlemlenmektedir.

Ancak tarih boyunca bazı ideolojik akımlar, özellikle Siyonizm, seçilmişlik fikrini kendi çıkarları için kullanılmıştır. Bu süreçte, inancı veya mesleği kendi yaşam biçimi hâline getirmeyip ondan geçinen ve bireysel ya da ideolojik menfaat sağlayan kişiler oluşmuştur. Bu durumda bazı bireyler, temsil ettikleri değerleri kullanarak kendilerine güç ve ayrıcalık devşirip, toplumun genel çıkarlarını göz ardı etmişlerdir.

Yahudilik, başlangıçta Yakup soyundan gelen toplulukta şekillense de, tarih boyunca farklı milletlerden bireylerin dönüşümü yoluyla topluluğa katılım olmuştur. Türkler, Çinliler ve Afrikalılar gibi çeşitli coğrafyalardan insanlar, dini kuralları ve ritüelleri benimseyerek topluluğun ahlaki ve dini sorumluluklarını üstlendiler. Tarihsel süreçte tek tanrılı kitabi/semavi bir din olarak tanımlı bu inanç, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi ayrı tek dinin güncellenmiş inançların ortaya çıkmasına ve siyasi idare içinde varlık kazanmıştır.

Geçen süreçte bu inançlar, farklı inançlardan olanlara baskı, zulüm ve tahakküm uygulamak için araç hâline getirilmiştir. Günümüzde, bin yıl sonra dahi “Haçlı Savaşı” tanımıyla dini inanç siyasete alet edilerek insanlığa zulüm yapılmaktadır.

Tarih boyunca Yahudiler; özellikle M.Ö. 7. YY Asur ve M.S. 1. YY Roma döneminde devletlerinin yıkılması ve sürgünler sonrası, dünya genelinde dağılmışlardır. Diaspora (Dünya genelinde örgütlenmeleri) yardımıyla farklı devletler içinde yayılan Yahudiler, ticaret ve bilim alanlarındaki başarıları sayesinde ekonomik güç ve toplumsal etki kazanmışlardır. Bu durumu bulundukları toplumlarda hem avantaja hem de gerilime yönlendirmişlerdir.

Yahudi olmayan inançsal yönetimler içinde ayrı ve farklı bir konumda olmaları ve şımarmaları toplumsal ötekileştirme ve dışlama ile sonuçlanmıştır. Bu da sürgün ve zorunlu göçler yaşamalarına neden olmuştur.

Kudüs’te kurulan devlet, 1948’den itibaren Arz‑ı Mevûd (önceki yazıda açıklanmıştır) kavramını coğrafyaya ve emperyalist hedeflere uygulayarak, Ortadoğu coğrafyasında zulmün kaynağı hâline gelmiştir.

Siyonist ideoloji bağlamında “goyim” kavramı, basit bir etnik veya dini ayrımın ötesine geçerek, diğer insanları manipüle etmek ve kendi topluluk çıkarını güçlendirmek için araç hâline getirilerek insanların canına, malına kast ve gasp etmeyi yasal hak olarak görüp zulme yol açmasına neden olmaktadır.

Asıl sorun, topluma yayılan zulmün kaynağıdır: suçlu olan, ideolojiyi veya dini temsil ettiğini iddia eden kişilerdir; Özetle mesele, ahlaki ve dini kavramların yanlış kullanımı ve Allah’ın ayetlerinin bireysel/ideolojik çıkar için çarpıtılması ile güç devşirmedir.

“Seçilmiş soy” veya “ahlaki temsil” maskesi altında halka zulmedenler, gerçekte kendi çıkarlarını koruyan ve başkalarını istismar eden topluluklardır. Uluslararası kurumlar bu zihniyeti besleyen kişilerce işgal edildiğinden, kurtuluş reçetesini verecek kurumlar bunlar değil, bunlar zulmün kaynağının maskeli temsilcileridir.

Neticede Kurtuluş zıddı bir ideolojide değil, evrensel insan hakları ve ilkelerini esas alan, doğal yaşamla uyumlu bir sözleşme üzerinden yürütülecek uluslararası anlaşma ve çalışmayı gerektirir. Gerçek kurtuluş, zulmün kaynağına karşı verilen bilinçli ve kolektif direnişle mümkündür.