Arapça bir sözcük olan nafile “fazladan olan, eklenen, bağış, karşılıksız verilen şey” anlamındadır. Dini söylemde “farz-zorunlu” olmayan, ama sevap için gönüllü yapılan ibadet anlamında kullanılır. Akin kelime olarak kültür dünyamıza “boşuna, faydasız, boşa giden karşılıksız” anlamıyla yer almıştır.
Fail, infial ve nafile üçü de Arapça kökenli, ama kök anlamları birbirine ters yönlerde akan kelimelerdir. Biri içte taşma (etkilenme), diğeri dışa taşma (fazlalık) anlamındadır.
İnfial: Bir şeyden etkilenme, bir eylemin sonucu olarak içte doğan hareket ve duygusal tepki anlamındadır. Yani “infial” aslında nafile eylemlerin karşılığı iç eylem, tepkiyle oluşan iç hareket, yani bir şeyin seni etkilemesiyle senden doğan eylemdir.
İnfial Türkçede öfke, galeyan, duygusal patlama anlamı kazansa da aslı nafile; bir karşılık beklemeden yapılan ibadetlerin karşılığı olarak içte olan etkisi anlamınadır.
Ne oluyor da karşılıksız yaptığımız eylemler olumsuz tepkiye infial doğuruyor? Bence yapılan eylemin karşılıksız değil de gizli bir karşılık beklentisiyle yapıldığından öfke ve galeyan duygusunu tetikliyor.
Hz. Ali'ye, falanca kişi senin için kötü sözler söylüyor demişler. Hayret etmiş, oysa ben ona hiçbir iyilikte bulunmadım ki demiş.
Yani yapılanları iyilik olsun veya kötülük olsun diye değil içten gelerek, maddi veya manevi bir karşılık beklemeden kendi veya birisinin adına bir iyilik olarak değil işin-yaşamın, şartların varoluşun gereği insan olarak katkıda bulunmaktır.
İbadet, çoğu zaman Tanrı’ya varmanın yolu olarak anlatılır. Oysa köküne bakıldığında, ibadet yalnızca yöneliş değil, dönüştürücü bir akış olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka ifade ile insanın edilgenliğinden etkinliğe, infialden faile geçişinin biçimidir.
Biri “ben”e yöneliktir (alma, etkilenme), diğeri “öteki”ne yöneliktir. Yani infial aşkınlığın diğeradıdır.. İşte bu hareket, bu etkileşim birliği sağlayarak tüm varlığın düşünce ve can birliği ile birbirine bağlamaktadır
Hadis-i Kudsîde: “kulum, bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Onu sevdiğimde artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür" buyurulmuştur.
Bu ifadelerden bireyin inancının gereği yaptığı nafile eylemler onun içinde infiale neden olarak dışarı fail olarak taşar. Bu durum da bireyin idrak etmesiyle evrensel bilincin uyanması ve varlığın vücut bulduğu anlaşılmaktadır.
Tanrı’ya ermek, bir noktaya ulaşmak değildir. Erme, varoluşun içinde yankılanan bir uyum halidir. İnsan önce duyar, sonra etkilenir. infial hâlini alır.
İnsan sadece nafile ibadetlerle infial halini almaz. Duyduklarından da etkilenir. Bu da dinlemenin bir yerde varlığı içe alarak bir olmak, dinlenmek demektir. Burada insan, kendisinde yankılanan bir sesi, varlığın sesini duyar.
Fakat dinlemek tek başına yeterli değildir. Çünkü Tanrı sadece işitilen değil, eylemde görünen yani zahirdir.
İşte bu noktada “efelâ tezekkerün” yankılanır. “Hadi, neden yapmıyorsun?” Bu, Tanrı’nın insanı infial hâlinden failliğe, etkilenmeden etkilemeye çağıran sesidir. İbadet, bu çağrıya verilen cevaptır.
İbadet, insanın Tanrı’ya yaklaşması değil, inancın insanda eyleme dönüşmesidir.
Namazda ellerin açılışı, secdede toprağa değen alın-bunlar simgeye dönüşmüş eylemin kendisidir.
Nafile ibadet, bu bağlamda insanın içinden taşan sevginin tezahürüdür. Çünkü sevgi, kendi karşılığını kendinde taşır, karşılık aramaz, yalnızca verir. Verirken eksilmez, çoğalır. Tıpkı Tanrı’nın varlığı gibi.
Bu bağlamda ibadet, Tanrı’ya ulaşmanın aracı değil, Tanrı’nın yaratıcının insanda tezahürü bir sevgi eylemidir. Karşılıksız, sessiz, doğal bir taşma. Ne gösteriş ne korku ne beklenti barındırır. Sadece varlığın bekasının kendi akışıdır.
Vermekle tükenmeyen, her verişte artan bir öz. Ne mutlu sevip sevilmenin erdeminde olanlara…