Yazıyorum, çünkü içimde söze sığmayan bir şey var. Ne susabiliyor ne de tam olarak konuşabiliyor.
O şey-belki bir çağrı, belki bir yankı, belki de kendini bilmek isteyen varlığın sesi.
Yazdığım her kelime, o sesin kendini görünür kılma çabası.
Yazmak, bir eylem değil; bir oluş hâli.
Kalem sadece bir araç-asıl yazan, derinlerde saklı olan öz.
Yazarken, o varlığa çıkıyor aslında.
Sadece izliyorum, hayret ve hayranlıkla…
Yazılıyor, çünkü sessizlik bazen fazla dolu.
Düşünceler, duygular, imgeler içte birikiyor;
ve yazıyla nefes alıyorlar.
Her cümle bir boşalma, bir arınma, bir doğum gibi.
Yazmak, görünmeyeni libas giydirmektir manaya-belki de bilinmezlik elbiseleriyle örtmek.
Yazıyorum çünkü bilmek ve bilinmek istiyorum-kendime.
Tıpkı “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi diledim” diyen o ses gibi.
O dilek, varlığın kıvılcımıdır, ışığıdır, aşığıdır.
Ve ben her yazıda, o ışığa yeniden temas eden bir âşık.
Yazmak, o hazineye dokunmak, o aşkı yaşamak;
kendi derinliğimde parlayan kudreti görünür kılmaktır.
Yazdıkça anlıyorum ki, kelimeler benim için soyunmaktır.
Her satırda biraz daha soyunuyorum.
Ve her soyunuşta yeni libaslar giyinerek
yeniden varlığımı hissediyorum bilincimde.
Ve sonunda yalnızca öz kalıyor-sözün ötesindeki sessizlik.
Yazıyorum, çünkü varlık kendi bilincinde yankılanmak istiyor.
Yazıyorum, çünkü yazmak içerdeki hazinenin vergisi.
Yazıyorum,
Çünkü yazmak-varlığın kendini hatırlama biçimi.