“Can vermek” denildiğinde zihinde ilk beliren anlam ölümdür. Oysa Türkçe, bu ifadeyi ölümden önce hayatla ilişkilendirir. Solmak üzere olan bir çiçeğe can verilir, susuz kalan toprağa can verilir, umudunu yitirmiş bir insana can verilir. Hiç kimse bu örneklerde ölümü düşünmez. Çünkü can vermek, özünde yaşatmaktır.

Buradan hareketle “Allah yolunda can vermek” ifadesini yeniden düşünmek gerekir. Eğer can vermek yaşatmaksa, Allah yolunda can vermek de **Allah’ın yolunu yaşatmak**, onu insanın kendi varlığında diri kılmak demektir.

Allah’ın yolu, kitap sayfalarında donmuş bir harita değildir. O yol, insanın ahlakında, iradesinde ve davranışında yürümeye başladığında gerçek olur. Rahmân ismi merhametinde, Adl ismi adaletinde, Hak ismi doğruluğunda, Alîm ismi ilim ve idrakinde can bulduğunda… işte o zaman insan, Allah’ın yolunu kendi varlığında yaşatmış olur. Hakikat, anlatılan bir bilgi olmaktan çıkar; yaşanan bir hayata dönüşür.

Kur’an’da Allah, “O sizi diriltir ve öldürür.” buyurur. Diriltmek yalnızca bedene hayat vermek değildir. Nice insanlar nefes aldığı hâlde ölüdür; çünkü vicdanı, merhameti, adaleti ve hakikat arayışı sönmüştür. Yine nice insanlar vardır ki bedenleri toprağa karışmıştır; fakat hakikate verdikleri can sayesinde yaşamaya devam ederler. Demek ki Kur’an’ın hayat ve ölüm anlayışı biyolojinin sınırlarından daha geniştir.

Tasavvuf da insanı “ölmeden önce ölünüz” sözüyle aynı hakikate çağırır. Buradaki ölüm bedenin ölümü değil, benliğin dar kalıplarının çözülmesidir. Böylece insanın içinde yeni bir hayat doğar. Eski benlik ölür, hakikat doğar. İşte gerçek can verme budur: Allah’ın yoluna kendi varlığıyla yeni bir nefes kazandırmak.

Bu nedenle Allah yolunda can vermek, ölmek değil; Allah’ın yolunu kendi varlığında canlandırmaktır. Adaletle, merhametle, ilimle, emekle ve güzel ahlakla o yolu görünür hâle getirmektir. İnsan, hakikati yaşadıkça hakikate can verir. Hakikat de insana can verir. Bu karşılıklı bir diriliştir.

Kur’an’ın “Allah’a güzel bir borç vermek” ifadesi de aynı sırra işaret eder. Allah’ın insanın malına ihtiyacı olmadığı gibi canına da ihtiyacı yoktur. İhtiyaç duyan insandır. İnsan verdiğini Allah’a değil, kendi hakikatine verir. Çünkü verdiği her şey dönüştürülerek yine kendisine döner. Can vermek de böyledir. İnsan, Allah’a değil; Allah’ın kendisinde tecelli eden hakikatine can verir.

Can, yalnızca bedeni ayakta tutan bir güç değildir. Can; sevginin hareketidir, bilincin uyanışıdır, iradenin ayağa kalkışıdır. Can vermek ise bu hareketi çoğaltmaktır. Bir gönlü diriltmek, bir aklı uyandırmak, bir çocuğa umut olmak, bir mazluma adalet ulaştırmak, bir insana hakikati göstermek de can vermektir.

Belki de bu yüzden Kur’an’da en büyük kayıp ölüm değil, kalbin katılaşmasıdır. Çünkü katılaşan kalp artık can veremez. Can veremeyen insan da yaşasa bile hayat üretemez.

Hakikatte Allah yolunda can vermek, ölmek değil; Allah’ın yolunu kendi varlığında canlandırmaktır. Allah’a can vermek ise O’nun isimlerini ve sıfatlarını kendi ahlakında görünür kılmaktır. İnsan bunları yaşadıkça ilahî isimler onda can bulur. İşte tasavvufun “insan-ı kâmil” dediği yolculuk da budur: Hakikati anlatan insan değil, hakikatin kendisi hâline gelen insan.