Tasavvuf, bir tarikata katılmak, bir tekkeye devam etmek veya belirli şekil ve sembolleri benimsemek değildir. Bunlar tarih boyunca tasavvufun eğitim ve uygulama biçimleri olmuştur; ancak tasavvufun özü bunlardan ibaret değildir. Tasavvuf, insanın kendisini tanıma, saflaşma ve hakikati yaşama yoludur.
Bu yolculuk dışarıda değil, insanın kendi içinde başlar. Çünkü tasavvufun konusu eşya değil, eşyaya anlam veren insandır. İnsan kendisini tanımadan ne varlığı anlayabilir ne de hayatın anlamını kavrayabilir.
Tasavvufun kapısı şu soruyla açılır: Ben kimim? Bu sorunun ardından ikinci soru gelir: Beni ben yapan nedir? Hakikati görmemi engelleyen, beni özümden uzaklaştıran nedir? Bu soruların peşinden yürümek, hakikat yolculuğunun başlangıcıdır. Bu noktada bilim, felsefe ve tasavvuf aynı hakikatin farklı yönlerini ele alır.
Bilim, varlığın nasıl işlediğini araştırır. Gözlem yapar, deney yapar ve tabiatın kanunlarını ortaya koyar. İnsan, bilim sayesinde dış dünyayı tanır ve onu dönüştürme gücü kazanır.
Felsefe, varlığı ve bilgiyi sorgular. "Varlık nedir?", "İnsan kimdir?", "Hakikat nedir?", "Doğru nedir?" gibi sorularla düşüncenin sınırlarını genişletir ve anlamın peşine düşer.
Tasavvuf ise bunlardan farklı olarak, insanın kendisini dönüştürmesini amaçlar. Bilmek ile olmak arasındaki mesafeyi kapatır. Hakikati yalnızca düşünmenin değil, yaşamanın yolunu gösterir. Çünkü insanı değiştirmeyen bilgi, yalnızca zihinde duran bir bilgidir.
Nasreddin Hoca'nın meşhur fıkrası bu gerçeği güzel anlatır. Hoca ciğer alıp evine dönerken bir karga ciğeri kapıp uçar. Bunun üzerine Hoca arkasından şöyle seslenir: "Ağız tadıyla yiyemezsin; tarifi bende." İnsanoğlu bilgiyi almıştır; fakat onu lezzetli kılan bilgiyi alamamıştır. Çünkü tarif, yalnızca malın değil, tecrübenin, hikmetin ve yaşayışın ürünüdür.
Tasavvuf da böyledir. Kitaplar okunabilir, kavramlar ezberlenebilir, sözler tekrar edilebilir. Fakat hakikatin "tarifi" yalnızca yaşayanda bulunur. Tasavvuf, öğrenilen bilgilerden çok yaşanarak kazanılan bir hâlidir. Bu nedenle tasavvuf, bilgi biriktirmekten önce insanın düşüncesini - kendisini dönüştürmesini ister.
Tasavvufun özü saflaşmaktır. Saflaşma, insanın yaratılıştaki temiz ve bozulmamış özüne yönelmesidir. Kibir, kin, haset, tamah, öfke, gösteriş ve benlik gibi hakikati örten perdelerin kalkmasıdır. Tasavvuf, insanı başka biri yapmayı değil, insanın özündeki hakikati ortaya çıkarmayı amaçlar.
Bu anlayışta Hz. Âdem'in Safiyyullah olarak anılması anlamlıdır. Safiyyullah, Allah'ın seçtiği ve arındırdığı kul demektir. Tasavvufun hedefi, insanın yaratılışındaki bu saflığı yeniden kazanmasıdır. Bu, geçmişe dönmek değil; hakikati örten bütün perdeleri kaldırarak insanın özündeki temiz fıtratı yeniden görünür hâle getirmektir.
Bu sebeple tasavvufun ilk şartı samimiyettir. Kendisini değiştirmeye hazır olmayan insan, ne kadar bilgi sahibi olursa olsun bu yolun özüne ulaşamaz. Çünkü tasavvuf bilgi değil, hâl eğitimidir.
İkinci şart tevazudur. Kendisini tamamlanmış gören öğrenemez. Eksikliğini fark eden ise sürekli gelişmeye devam eder. Hakikatin kapısı, kibirle değil tevazuyla açılır.
Üçüncü şart sevgidir. Ancak tasavvufta sevgi bir duygu değil, bir yaşama biçimidir. Varlığa aynı kaynaktan bakabilme, insanı insan olduğu için sevebilme ve hayatı merhametle kurabilme yeteneğidir.
Dördüncü şart yaşamaktır. Tasavvuf okumakla başlar; fakat okuyarak tamamlanmaz. Doğruluk yaşanarak doğruluğa, adalet yaşanarak adalete, sevgi yaşanarak hikmete dönüşür. Bilgi davranışa dönüşmediği sürece hakikate ulaşamaz.
Peki tasavvuf nerede bulunur? Tasavvuf belirli bir mekânda aranacak bir şey değildir. Tekkeler, dergâhlar ve tarikatlar tarih boyunca bu eğitimin verildiği kurumlar olmuştur. Ancak tasavvuf bunlarla sınırlı değildir. Nerede kendisini tanımaya çalışan, nefsini eğiten, ahlakını güzelleştiren ve hakikati yaşamaya çalışan bir insan varsa, tasavvuf oradadır.
Tarikat ise bu yolun tarih içinde oluşmuş eğitim yöntemlerinden biridir. Tasavvuf öğretidir; tarikat ise bu öğretinin uygulanış biçimlerinden biridir. Din, insanın inanç ve hayat düzenini ortaya koyar; felsefe insanın düşünce dünyasını geliştirir; bilim varlığın işleyişini açıklar; tasavvuf ise bunların insanda ahlaka, sevgiye ve hikmete dönüşmesini amaçlar.
Sonuç olarak tasavvufa girmek, yeni bir kimlik edinmek değil; hakikati yaşamaya karar vermektir. Bu yolun kapısı insanın kendi gönlündedir. Anahtarı samimiyet, saflaşma, tefekkür, sevgi ve ahlaktır. Bilim insana güç, felsefe düşünce kazandırır; tasavvuf ise bütün bunların ağız tadını, yani yaşanmış hikmetini kazandırır. Çünkü hakikatin tarifi kitaplarda değil, onu yaşayan insandadır.