30 Ağustos’u anlamak için yalnızca Büyük Taarruz’a bakmak yetmez. 30 Ağustos, aslında yüzyılı aşan bir egemenlik mücadelesinin dönüm noktalarından biridir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde dünya değişiyordu. Matbaanın yaygınlaşması, ulaşım ve iletişimin hızlanması, bilginin geniş kitlelere ulaşması; insanların kendi tarihlerini, dillerini, inançlarını ve kimliklerini sorgulamalarını hızlandırdı. İmparatorluk ise farklı toplulukları ortak bir siyasal kimlik altında tutmaya çalıştı. 1876 Kanun-ı Esasi'nin 8. maddesinde, din ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Osmanlı Devleti vatandaşlarının “Osmanlı” kabul edilmesi bunun açık bir ifadesiydi.
Fakat milliyetçilik çağında bu ortak kimlik yeterli olmadı. Rum, Ermeni, Arap, Kürt, Türk ve diğer topluluklar kendi kimliklerini daha güçlü biçimde ifade etmeye başladılar. İmparatorluk çözülürken mesele yalnızca toprak değildi; “Bu ülkenin sahibi kim olacak?” sorusuydu.
I. Dünya Savaşı ve ardından gelen işgal, bu soruyu daha da sertleştirdi.
Millî Mücadele'nin temelinde ise buna verilen cevap vardı: Egemenlik millete ait olacaktır.
Cumhuriyet bu anlayış üzerine kuruldu. 1924 Anayasası'nda vatandaşlık, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin “Türk” kimliği üzerinden tanımlandı. Böylece farklı kökenlerden gelen insanlar yeni devletin ortak siyasal kimliği içerisinde birleştirilmeye çalışıldı. Atatürk'ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü de bu ortak aidiyetin güçlü ifadelerinden biri oldu.
Fakat II. Dünya Savaşı sonrasında dünya yeniden değişti.
Bu kez imparatorlukların yerini farklı biçimlerde işleyen küresel güç ilişkileri almaya başladı. Ekonomik bağımlılıklar, askerî ittifaklar, siyasal etkiler ve ideolojik mücadeleler ülkelerin kendi kararlarını verme kapasitesini belirleyen önemli araçlara dönüştü.
Türkiye de bu yeni düzenin dışında kalmadı.
Bu dönemde toplumun laik–dindar ayrımı giderek siyasetin merkezindeki çatışmalardan biri hâline geldi. İnsanların geçmişi ve Cumhuriyet'in anlamı iki farklı pencereden anlatılmaya başladı. Bir taraf diğerini Cumhuriyet'in karşısında, diğer taraf da kendisini Cumhuriyet'in mağduru olarak görmeye başladı.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Bir toplum kendi geçmişini birbirinden tamamen farklı hikâyelerle okumaya başladığında, ortak geleceğini kurmak da zorlaşır.
Elbette Türkiye'deki bütün ayrışmaları dış istihbarat örgütlerinin planına bağlamak doğru olmaz. Toplumun kendi içindeki gerçek farklılıklar, ekonomik çıkarlar ve siyasal mücadeleler de bu sürecin parçasıdır. Ancak büyük güçlerin bu fay hatlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmadığını düşünmek de tarihsel gerçekliği görmezden gelmek olur.
Çünkü büyük güç mücadelelerinin değişmeyen tarafı şudur:
Kasa ve masa.
Kasa; ekonomik kaynaklardır. Masa; karar verme gücüdür.
Kim kasaya ve masaya hâkimse, ülkenin geleceğini belirleme imkânına da o ölçüde sahiptir.
Bu nedenle mesele, Türk'ün Kürt'le, laikin dindarla, Alevi'nin Sünni'yle kavgası değildir. Bunların hepsi aynı ülkenin toplumsal gerçekliğidir. Asıl mesele, bu farklılıkların birbirini yok etmek için mi, yoksa daha iyi bir gelecek üretmek için mi kullanılacağıdır.
Ötekini yok edersek kendimizi de eksiltiriz.
Farklı düşünelim. Birbirimize itiraz edelim. Muhalefet edelim. Rekabet edelim. Ama bunu daha doğruyu, daha iyiyi ve daha güzeli ortaya çıkarmak için yapalım.
Çünkü bir toplumun gücü, herkesin aynı düşünmesinden değil; farklı düşünen insanların aynı ülkenin geleceğine birlikte sahip çıkabilmesinden doğar.
30 Ağustos'un bize bugün söylemesi gereken de budur:
Egemenlik yalnızca bayrağın göndere çekilmesi değildir. Egemenlik, kendi kararını verebilmek; kendi kaynaklarını yönetebilmek ve geleceğini başkasının iradesine bırakmamaktır.
Bu nedenle Cumhuriyet'in kuruluşunda millet adına kazanılan kasa ve masa, yeniden milletin iradesinin hizmetinde tutulmalıdır.
30 Ağustos, bunun tarihsel hatırlatıcısıdır.
Zafer, birbirimizi yenmek değil; kendi geleceğimizi birlikte belirleyebilmektir.
Ne mutlu Türküm diyene