İnsanın yolculuğu, varoluşun kendisinde başlar: bir çölde, kendi iç dünyasında. Her birey için pusula işlevi gören, (arz edilen, istenilen) ve (mevud, vaat edilmiş hedef) istenilen ve vaad edilmiş hedef Arz ı Mevûd’dur. Arapça kökeniyle kavram, “vaat edilmiş, söz verilmiş” anlamına gelir. Yani kendi varoluşunun idrakine gelme; Tanrıya kavuşma, tevhid – birlik olma ereği.

Bu kavram ilk bakışta coğrafi bir hedefi çağrıştırsa da derinlerde bir benzetme yatar: insanın kendi varoluşunda ulaşmayı arzuladığı, beden ve düşünce potansiyeli olarak hakikati, Tanrıyı, yaratıcıyı arayanın kendi iç sesine, kendine ulaşmasıdır.

Tevrat’ta geçen “İşit, ey İsrail! Yehova bizim Tanrımızdır, Yehova birdir.” ayeti yukarıda ki tanımla anlam kazanır. “Yehova”, var olan O’dur. Ulaşılması istenilen ile arayanın birliği, içsel yolculuğun özü anlamındadır. Daha güncel olan Kur’an’da ise “Allah arzın ve semavatın nurudur” ifadesiyle insanda ortaya çıkan düşüncenin tanrının nuru olduğu ile benzer bir gerçeklik vurgulanır.

Arzı mevudun felsefi bağlamda karşılığı Promessadır. Latince kökeniyle “ileriye yönelmiş vaat”, sözü edilene ulaşma, düşüncesi doğrultusunda gitme anlamına gelir. Bu insana dışarıdan sunulan bir vaat değil, ezelde verdiği söz doğrultusunda kişinin kendi geleceğine doğru attığı adımdır. Yani varlığın bireyde ortaya çıkması - tezahürüdür.

Arzı mevud kavramı tarih boyunca anlam kaymasına uğramıştır. Varoluşsal hedefi simgeleyen bir iç yolculuktan sıyrılıp, coğrafi bir yaşam alanı anlamına dönüşmüştür.

İki nehir arası olarak tanımlanan ve vaat edilmiş topraktan kasıt, beden toprağından doğan, iyi ve kötü olarak tasnif edilen düşüncede insanın orta yolu tutarak dengeli yaşaması, kendi içsel erdemini ve bilincini geliştirmesidir.

Hz. İbrahim ile başlayan, batıl otorite ve kaideleri tanımayarak çölde manayı -kendini arayıp bulma serüveni, zamanla katı dini kurallarla şekillenen bir yaşam biçimine dönüşmüştür.

Birey, kendi içsel Arz‑ı Mevûd’unu bulmakta zorlanırken, toplumsal yaşamda putlar edinmiş, bilgiye, sanata, siyasete ve ekonomiye hâkim olmuş, tanrıya, kendi özüne değil, paranın ve gücün egemenliğine tabi olarak tanrının sözlerini de bu bağlamda değiştirip dünya egemenliğine yönelmiştir. Halbuki bu değerler varlığın anlaşılması ve varoluşa uyumlu yaşam için gereken icatlar olarak insanlığa sunulması gerekirken zamanla öldürme ve tahakküm aracına dönüştürülmüştür.

Bu yönelişin siyasal bir forma bürünerek tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Arz‑ı Mevûd, vaadedilmiş coğrafi bölge olarak kabul ettirildiğinde o bölgede diğer inançta olanları ayrıştırır.

Diğer insanları “goyim” (Yahudi ve hayvan arası, Yahudiler için yaratılmış bir form) öteki olarak görmek; onlara hayat hakkı tanımayarak, öldürmeyi veya sindirmeyi hak saymak gerçek bir sapkınlıktır. Oysa bireyden istenilen gerçek vaat, kendi hayvansallığını aşarak olgun, bilinçli ve insani bir varoluşa erişmesidir. Nitekim Hz. Muhammed, (kendinden öncekiler ayrı bir din olarak de) “yeryüzü bana mescit kılındı” diyerek yeryüzünde evrensel birlik içinde sevgiyle yaşamın yolunu göstermiştir.

Bugün Yahudiler dünyanın dört bir yanında özgürce yaşarken, İsrail’de kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan uygulamaları ve İslam’ın siyasallaştırılması kutsal din duygusunun yaşanmaması nedeniyle arzı mevzuda ulaşamamanın yarattığı açmazın güncel dışa vurumudur. Sorunun özü açıktır: evrensel varoluşsala ulaşılması hedeflenen vaat içsel bir yolculuktur ve başkalarının yaşam hakkını çiğnemek bu yolculuğun özüyle çelişir.

Sonuç olarak Arz‑ı Mevûd ve Promessa, insanlığın yürüyüşünde hem içsel hem dışsal pusula işlevi görür. Çölde başlayan arayış yeryüzünde görünür olur; ancak gerçek başarı, insanın kendi içsel toprağına, kendi vaat edilmiş potansiyeline ulaşmasıyla mümkündür. Bu toprak, başkasının üzerinde değil, insanın kendi bilincinin derinliğinde kurulur.